Yıllarca uğraştım aklı başında bir kitap eleştirisi nasıl yapılır diye; bir eleştiriyi anlamak için yıllar önce İlhan Berk’in tezini hazırlayan arkadaşımla saatlerce konuştuk, tezi bitti de kitabın üzerinde düşünmemiz bitmemişti. Ben kendime ait bir kitaba dair neler söyleyebilirim, yoksa bunları açıklamak ayıp mı olur? Galiba bu ayıptan çok, Yazın tarihçilerinin işini kolaylaştırır.
Beni bu konuda sorunsallardan kurtaran bir Attila İlhan
olmuştur, İlhan’ın kitaplarının sonunda yaptığı açıklamalar ve ilk gençlik
çağlarında o yıllardaki TRT 2’deki izlencesinden neler neler öğrendim,
televizyonun da aptal kutusu olmadığını anlatmak için bu örnek usumun köşesine
takılır bazen. Ama gene de bu konuda dikkatli olmak gerekir ne de olsa
Fransızların kanalları kadar entelektüel bir
kanalımızın olmadığını bir yerlerde okumuştum, hatta bu kanalların dikkatli bir
okura bile zor geldiğini kim söylemişti ya da yazmıştı emin değilim.
İlk kitabımı yayımladığım, iki bin dokuz yılı üzerinden epey
zaman geçti; İlk kitabımda döküm döküm gelmeyen handiyse bir zorunluluk gibi
oluşan on sekiz, otuz yaşları arasındaki halimden derleyip toparladığım ne
varsa o betikte ortaya çıktı mı emin değilim, yalnızca gençliğin ne denli üzücü
olduğunu anımsıyorum kendi adıma. Gençliğimin didinmek, para kazanmakla
arasında geçen bu süreçte, başka ne yazardım emin de değilim.
Bir dosyam daha olmasına karşın, o dosyadaki şiirleri narrativ, bir yalın masal Akdeniz
halinin kitaplaşmasını da beklemedim, birkaç yayınevine göndersem de öyle bir
yaşantının içinde olmam zaten olasılık dahilinde bile değil, bu olsa olsa
mesleğim olan sanat tarihini de gözden kaçırmama, tarihin kıyılarında gezerken
bile dişe dokunur bir gösteriyi beklemem gerekir. Salah Birsel Şıngır Mıngır İstanbul’a değinir belki
ama ben pek de şıngır mıngır bir yerde durmuyorum.
Akça Kız, Kara Derviş, Zakkum ve Ilgın’ın başına bendenize ait olan bir toz toprak içinde fotoğrafımı koydum, fotoğrafı yıllar öncesinde çekmiştim, Kayseri’nin ortasında bir yerde, Hürmetçiler diyorlar bu kişilere, köylerinin adından mı, yerel bir deyiş sanki; at besliyorlar ama bu fotoğrafı makinede gördüğümde Selçuklu hanı Sultan Han’a yakın olduğumuzdan mı nedendir, usumun bir köşesine böylesine bir düş ile gerçek karıştı, zaten Selçuklu olsa olsa bunca yıldan sonra Romantizm’in sisli bahçelerinde dolaşabilir değil mi? Ha bu aradaki fark kitsch bir Romantizm anlayışı değil tabii, Zanadu’nun Sarayı’nı okuyan herkes ne demek istediğimi anlayacaktır.
Kitap bir yoklukla varlık arasında oluştu demiştim ya
yukarıda bir yerde, demedim, hissettirdim özür dilerim; İşte bu yoklukla varlık
arasında atalarımın bir bölümünün savaşlarda ya telef olduklarını, ya şehit ya
da yoklukla savaşım içinde olduklarını okudum, gördüm, duydum. En yakın dedemin
babasını şöyle böyle anımsıyorum, bir at üzerinde dedemin bahçesinde belirmiş,
bense taş çatlasa beş yaşındayım, nedense görünce ağlamıştım, ağladığımı
görünce rahmetli babaannem atın üzerinde onun kucağına oturtmuştu:
‘Çün’ küheylan ‘çün’ musiki noksan!
Yıllar boyunca peşinden koştuğumuz biraz olsun erincimize
kavuşalım da belki rahat rahat otururuz dediğimiz yıllarda, yani artık
cebimizin az da olsa rahatlaması gereken zamanlarda, kıstaslarımızı daraltmak
gerekebilir, ne de olsa dişimizden tırnağımızdan biriktirdiğimiz bir şeylere
yatırım yapmak gerekir; Kripto parayı kim buldu, nereden devşirildi diye araştırırken
zerre aklıma yatmayan bu yatırım şey’’ini
Satoshi diye birinin bulduğunu okudum ama bu bir kandırma da olabilir şüphesiz,
popüler haliyle trollendin diyebilir
bu işin içinde olan biri;
Dalgınsam bir kelime vardır, liman
sessiz dingin sahra!
Bunca şeyin içinde
insanın inancını sorgulaması da gayet doğal olsa gerektir, neleri doğallığından
çıkarır ki inanç, örneğin bir türlü Dünya görüşünü sindiremediğim fakat
şiirlerinden kopamadığım İsmet Özel Yuhanna’yı seçmişti İncil’lerin içinde,
evet Eski Ahit’i ve Yeni Ahit’i okudum ve etkilendiğim oldu. Bunca şüpheye
karşın seçim yapan kişi şüphesiz Johannes’de olabilir; ve koca koca Gotik
mimariden etkilenmemek olasılık dahilinde değil, bu devasa kiliselerin devasa
kuleleri de var, biri krala biri de kiliseye ait ve bunca Avrupa tarihini
bilmeden, kendimize ait tarihe ancak kıyısından yaklaşabiliriz:
Soy belli gün belli ve fakat Türküm
noksan! Biri kraldan, biri ruhbandan.
Kendimize ait bir kıyımızın olduğunu düşünürüz çoğun, işte
çok şey bildiğimizi var sayarız,
esasında okumakla bitmeyen bir histir bu, belki de bir albatros gibi saatlerce,
haftalarca gezindiğimizi var sayarız okyanusun üzerinde oysa çoğun yetersiz
kalır bilgiler, bıkıp tükenmeden varan bir histeri:
Dosdoğru olsan ellerini ve ayaklarını
sayabilir misin, argo kelimeler, ya da bir gençliği!
Bize böyle hissettiren atalarımız var şüphesiz, kendimizi erkin, gücün merkezinde hissetmemizi sağlayan ve fakat kayıplarımızda çok fazla, kazandığımız yerlerle, topraklarla övünmemizi söyleyenlerde var şüphesiz, koskoca bir imparatorluktan bu duruma geldik, bana belki de en tuhaf gelen Selanik’i kaybetmemizdir, ne de olsa Selanik tek kurşun atılmadan teslim edilmiştir ki, Selanik öyle görkemli bir şehirmiş, İstanbul, Paris sönük kalırmış, bir sanat tarihçisi, tarihe kıyısından köşesinden bulaşmış biri olarak bu tuhaf gelmiştir bana: Nasıl olur da burnumuzun dibinde İstanbul’dan daha görkemli bir yeri kaybettik.
Şımarık kızlar kendi malıymış gibi
izin verirdi yasaya
Saygıdeğer Cumhuriyet mi aklımda ki
miting.
Çekildikçe kepkesin ütülü
pantolonuma.
Ki bu mevzuat kalsın kalacaksa köylü
aklında, utangaç tarih.
Bir köylü gibi gülümse hep.
Ben de bir us vardı mı kente
hangi şirket hangi kara! Buğday.
Boynuma sarıldıkça kravat, korkma!
Savaşsa, savaş görmedi
mi bu topraklar, kıyımsa kıyım, “Enver Paşa geleceğine Bulgar askerini tercih
ederiz” diyenler de oldu şüphesiz, şüphesiz kır bahçelerinde, deniz kenarında
otururken onları anlamamam, epey
külfetli bir iş olacak ve okumalarımıza da oldukça sorunsal getirecektir, belki
de kimi eprimiş bir söylemle bir içerik üreticisi diyecekler, yalnız zamanımıza
ayak uydurarak, bunlar bu devirde çoğun böyle oluyor zaten, kutsal olan ne ki,
kutsal olan şart mı?
fakat biraz daha zorlasam kasketim bir pars,
usumda zümrüt, biraz daha zorlasam
Çerkes sarı,
bir savaş olup kaldım biraz daha zorlasam Çörçil.
İşte yıllar yıllar içinde hem en dibinde, hem en tepesinde olduğum Doğu ile Batı arasında bir yerlerden, bendeniz sesleneyim diye uğraştım, kitabın ilk on dört sayfasına birazcık değinerek, belli ki yazıyla, adını bilemediğim kutsal arasında gezindim durdum, en uzaklara değgin gittiğimi de düşünüyorum bazen, Orta Doğu diye tanımlanan bu coğrafyanın en uzağına, belki okunur bu betik, belki okunmaz, yalnızca kendime ait bir sorumluluğu yerine getirmeye çalıştım. On altı yıl sonra yeniden içeriden gezen bir bakışla:
Ak koyun kara koyun
hangi Cumhuriyet
bırakıp durur sarışın ceketli
tırtılın yuva yaptığı meyveyi.
Börklü olurdum bazen, dişimin
arasına takılır kalırdı perçemi.
Merak eden kimdi ne olacak kanatlanıp
uçan renk.
Ak koyun kara koyun
hangi Türkmen obası
kut aldı da dayandı sınır boyuna.
Kemal TEKİN
Kitap adı; Akça Kız,
Kara Derviş, Zakkum ve Ilgın, Lando Yayınları, Ağustos 2025
Bu yazı Yelkensiz dergisinin 39, 40, 41. sayısında yayınlandı.
.jpg)

