Bilinç ne denli önemli. Gece!

Kuyu, Kutu ve Kaygı: Houdini’nin Kutusu Üzerine Yapısal Bir Okuma

 

Kuyu, Kutu ve Kaygı: Houdini’nin Kutusu Üzerine Yapısal Bir Okuma


Houdini’nin sahnesi bir kaçış numarasından öte, kaygının, askıda kalmanın ve yapının görünür olduğu bir deneyim alanı sunuyor. Adam Phillips’in gözünden modern özne, bu sahnede kendisiyle ve dünyayla ilişkisini yeniden kuruyor.

Bu metin, Heidegger ya da Derrida’yı açıklayıcı modeller olarak merkeze almaz; her ikisini de, Lacan’ın kaygı kavrayışının sınırlarını görünür kılan karşılaştırma düzlemleri olarak kullanır. Kaygı burada ne varoluşu açan bir eşik ne de anlamı erteleyen metinsel bir jest olarak ele alınır. Aksine, öznenin yapı içinde askıda kalma biçimi—yerinden edilemeyen ama yerleşemeyen bir konum—olarak düşünülür. Bunları düşünürken Houdini’nin Kutusu’nu okumam da bu filozoflar arasında gidip gelmeme neden oldu, kaygı [anksiyete üzerinden bir kitapla karşılaşmakla ilinti güçlü mü? Gelecek kaygısını yenen bir model mi, modern insanı anlatan metin] nerede şekillenir?

Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi, yazın tarihinde etkilenmeyi kaçınılmaz bir miras olduğu kadar aşılması gereken bir kapan olarak tarif eder. Şair, kendisinden önceki seslerle ilişkisinde ya süreklilik üretir ya da bu sürekliliği kırmaya çalışır. Ve fakat yazın tarihi bütünüyle bu iki uç arasında işlemez. Kimi metinler, etkilenme ile etkilenmeme arasındaki gerilimi görünmez kılarak, kendi kapatma ve kaçış düzeneklerini kurar. Bu noktada Houdini’nin Kutusu bir metafor olmaktan çok, yapısal bir model olarak devreye girer: Önceki düzeneklerin tümüyle kurulduğu, kilitlerin sergilendiği ve kaçışın ancak bu aşırı kapanma içinde mümkün olduğu bir sahne.

Lacan ile Adam Phillips arasındaki ilişki, ortak bir kuramdan çok ortak bir huzursuzluk etrafında kuruludur. Lacan, kaygıyı simgesel düzenin yapısal bir etkisi olarak ele alır; öznenin neden hiçbir zaman tam olarak yerleşemediğini, neden her zaman bir fazlalık ya da eksik olarak kaldığını gösterir. Phillips ise bu yapının nasıl yaşanabildiği ile ilgilenir. Bu nedenle Phillips, Lacan’ın kavramsal keskinliğini paylaşmasa da, analizin normallik üretme işlevine duyduğu kuşku bakımından onunla kesişir. Burada bir yöntem ortaklığından değil, bir etik yakınlıktan söz etmek gerekir: kaygıyı ortadan kaldırmaya değil, onunla birlikte işleyen bir öznel düzen kurmaya yönelik bir etik.

Phillips’in Houdini’ye yönelmesi de bu bağlamda anlam kazanır. Houdini’nin kaçışları, klinik anlamda bir semptom olarak okunmaz; çünkü burada ne yasa[normal olan] reddedilir ne de yapıdan çıkılır. Aksine, yapı aşırı biçimde sahnelenir ve özne bu yapı içinde işlev görür. Phillips için Houdini, dünyaya karşı çıkan bir figür değil; dünyanın fazlalığını tolere edebilmek için bir biçim icat eden bir özne örneğidir. Bu nedenle Houdini’nin Kutusu, Lacancı anlamda kaygının yapısal mantığını görünür kılarken, Phillips’in ilgisini bu mantıkla yaşamanın mümkün olup olmadığı sorusuna yöneltir. Kaçış burada bir kurtuluş değil; kaygıyla sürdürülebilir bir ilişkinin geçici ama işlevsel bir biçimidir.

Bu tür yapılarda etkilenme yadsınamaz; fakat etkilenmiş olmanın izi silinir. Metin, kendisini bir kökene bağlamak yerine, kaçışın kendisini etkileyici bir olaya dönüştürür. Böylece ortaya şu soru çıkar: Bir metin, etkilenmeden yazılmış gibi görünürken, başkalarını etkileyen bir kapan hâline gelebilir mi? Houdini’nin sahnesi, tam da bu sorunun yapısal karşılığını üretir.

Örneği bize ait bir yerden yeniden tekrarlamak gerekirse; Hilmi Yavuz’un Kuyu kitabında kuyu, düşülen bir yer olmaktan çok, öznenin yerinin askıya alındığı bir mekandır. Yusuf’un kuyuya atılışı da anlatı geleneğinde çoğu kez bir ceza ya da ihanet sahnesi olarak okunur; oysa kıssa, Yusuf’un orada “kaldığını” değil, orada konumsuzlaştığını gösterir. Kuyu, içeride olmayı anlatmaz; öznenin simgesel düzenle olan bağının geçici olarak kesildiği bir ara-alanı temsil eder. Ne ölüm vardır ne kurtuluş; yalnızca bekleme, askıda kalma ve anlamın ertelenmesi vardır. Houdini’nin Kutusu tam da bu askıda kalma deneyimini, modern bir sahne uygulamıyla yeniden üretir. Bu nedenle Houdini’nin kaçışları, özgürlüğün alanı olarak görünmedi kitabın başından itibaren; kuyuya benzeyen kapatılma biçimlerinin sahnelenmesidir.

Houdini’nin Kutusu’nu yüzeyde bir kaçış sanatı anlatısı olarak okumak mümkündür; ancak metnin gerilimi, kaçışın kendisinde görülmez, kaçıştan önce kurulan kapatma düzeninde yoğunlaşır. Houdini’nin numaralarında seyirciyi etkileyen şey, zincirlerin çözülmesi mi, yoksa zincirlerin ne kadar sağlam olduğunun gösterilmesi mi? Houdini pek çok merkezi sorgular, bu merkezler bir polisin başarısı ya da doktorun hastayı kurtarması olarak görülebilir mi? Kapatma ne kadar kusursuzsa, kaçış o kadar “tansık” görünür. Bu nedenle Houdini’nin sahnesi, devinimden çok durağanlık üretir; özgürlükten çok bekleme duygusunu örgütler. Kaygı, tam bu beklemenin içine yerleşir.

Bu kaygı, klasik anlamda bir ölüm korkusu değildir aslında. Seyirci, Houdini’nin ölebileceğini düşünür ama asıl gerilim bu düşünceden kaynaklanmaz. Asıl mesele, her şeyin fazlasıyla yerli yerinde olmasına karşın, yapının yine de çözülmeye açık olmasıdır. İşte bu nokta, Heidegger ile Lacan arasındaki ayrımı görünür kılar. Heidegger’de kaygı, dünyanın geri çekilmesiyle birlikte varoluşun açığa çıktığı ontolojik bir deneyimdir. Gündelik anlam ağları çözülür ve Dasein kendi var-oluşuyla yüz yüze gelir. Houdini’nin Kutusu’nda ise dünya geri çekilmez; tam tersine, dünya aşırı derecede işler haldedir. Kaygı, anlamın çöküşüyle oluşmaz, anlamın fazla düzgün işlemesinden doğar.

Bu nedenle Houdini’nin Kutusuna, Heideggerci bir varoluş anlatısı olarak bakılmamalıdır, Lacancı anlamda yapısal bir kaygı modeli olarak okunabilir. Lacan, kaygı eksiklikten oluşmaz derken, eksikliğin ortadan kalktığı anda ortaya çıktığını söyler. Arzu, boşlukla çalışır; kaygı ise boşluğun dolduğu, özne ile nesne arasındaki mesafenin iptal edildiği noktada belirir. Houdini’nin sahnesi, bu iptalin teatral [belli ki dramatik model] bir modelidir.

Kapalı Cam Hücre: Kaçıştan Önce Kaygının Kurulması

Houdini’nin “Su Dolu Çin İşkence Hücresi” numarası, bu yapıyı en çıplak haliyle gösterir. Camdan yapılmış bir hücre, içi tamamen suyla doludur; kapak yukarıdan kapatılır, kilitlenir ve anahtarlar seyircinin gözleri önünde mühürlenir. Houdini baş aşağı hücrenin içine indirilir. Burada kritik olan şudur: seyirci her şeyi görür. Gizli bir mekanizma yoktur; karanlık yoktur; belirsizlik yoktur. Tam da bu nedenle kaygı başlar.

Cam hücre, ayıran bir yüzey değil, fazlasıyla yakınlaştıran bir ara yüzdür. Seyirci, Houdini’ye bakar ama ondan ayrılamaz. İçeride olan biten gizemli değildir; aksine, rahatsız edici biçimde açıktır. Lacan’ın kaygı tanımı burada birebir işler: kaygı, bilinmeyen karşısında durmazken, fazla bilinen karşısında ortaya çıkar. Mesafe ortadan kalkmıştır; özne ile nesne arasındaki güvenli boşluk yok olmuştur.

Bu sahnede Houdini kaygılı değildir. Onun bedeni risk altındadır ama öznel olarak kaygı yaşamaz; çünkü kaçışın teknik bilgisini elinde tutar. Kaygı, Houdini’nin içinde yoktur, seyircinin bakışında üretilir. Bu ayrım son derece önemlidir. Lacan için kaygı, bireyin iç dünyasına ait bir duygudan çok; simgesel düzenin sınırında ortaya çıkan yapısal bir etkidir. Houdini, sahnede özne değildir; bir işlevdir. Seyirci ise özne konumuna çakılı kalır, çünkü bakışını geri çekemez.

Cam hücre aynı zamanda bir kuyu deneyimi üretir. Baş aşağı duruş, yönelimlerin tersine çevrilmesi, yukarıdan kapanan kapak ve zamanın uzaması; tümü kuyu anlatısının temel unsurlarıdır. Kuyu, burada da içeride kalınan bir yer olarak seyirciye yansımaz. Houdini, hücrenin içinde bir özne olarak bulunmaz; kaçış gerçekleşene kadar o, yalnızca beden–zaman ilişkisi olarak vardır. Seyirci de benzer biçimde, anlam üretme kapasitesini geçici olarak kaybeder. Ne olacağını bilir ama bu bilgi hiçbir işe yaramaz.

Bu askıda kalma hali, Edgar Allan Poe’nun Annabel Lee şiirindeki kayıp yapısıyla aynı düzlemde çalışır. Poe’da varoluş bir soru olarak belirmez; çünkü varoluş çoktan geri çekilmiştir. Annabel Lee, bir yas şiiri olarak okumamalı belki; ayrılığa dönüşemeyen bir kaybın şiiridir. Şiir öznesi Annabel Lee’yi yitirmez; ondan kopamaz. Kayıp, geride bırakılan bir geçmiş oluşturmaz, yerinden oynamayan bir fazlalık haline gelir.

Bu yapı, Lacan’ın objet petit a kavramıyla açıklanabilir. a, arzunun nesnesi değil; arzuyu mümkün kılan eksikliktir. Ancak eksiklik işlevini yitirdiğinde, a özneye fazla yaklaşır ve kaygı ortaya çıkar. Annabel Lee’de sevilen, artık bir kişi olmaktan çıkar; hareketsiz bir çekirdeğe dönüşür. Houdini’nin cam hücresinde de benzer bir süreç işler: Houdini, kaçış geciktikçe bir insan olmaktan çıkar; seyircinin bakışına çakılmış bir nesne haline gelir. Kaygı, ölüm olasılığından kaynaklanmaz; bu hareketsizleşmeden doğar.

Burada Heidegger’le Lacan arasındaki fark bir kez daha belirginleşir. Heidegger’de kaygı, varoluşu açar; dünyayı geri çeker ve Dasein’ı kendisiyle karşı karşıya bırakır. Houdini’nin sahnesinde ve Poe’nun şiirinde ise kaygı açıcı görünmez, yoğunlaştırıcıdır. Dünya geri çekilmez; dünya daralır. Anlam çözülmez; anlam donar. Varoluş açılmaz; varoluş askıda kalır.

Kaçış gerçekleştiğinde yaşanan şey de bir “özgürlük” duygusu oluşmaz. Asıl rahatlama, yapının yeniden işlemeye başlamasından kaynaklanır. Houdini özne konumuna geri döner, seyirci bakışını geri alır, zaman normale kavuşur. Kaçış, bir zafer olmaz; yapısal bir onarımdır. Bu nedenle Houdini’nin Kutusu, varoluşsal bir cesaret anlatısı olarak görünmez; kaygının nasıl üretildiğini, nasıl yoğunlaştığını ve nasıl dağıldığını gösteren bir model olarak okunmalıdır.

Bu noktada Houdini’nin Kutusu’nu bir “dünyaya karşı çıkış” anlatısı olarak okumak cazip görünse de, Adam Phillips’in metni buna bilinçli biçimde direnir. Houdini’nin kaçışları, dünyayı reddetmez; dünyayla savaşmaz; yasayı iptal etmez. Aksine, yasa en katı haliyle sahnelenir. Kilitler sağlamdır, cam şeffaftır, zaman ölçülüdür. Bu nedenle Houdini’nin sahnesi bir isyan değil, bir yapı inşasıdır. Kaçış, dünyaya karşı bir “hayır” değil; dünyanın nasıl çalıştığının aşırı berrak bir “evet”le gösterilmesidir. Bu bağlamda Houdini'de, dışarı çıkmak isteyen bir figür görünmez; zaten içeride olan ama içerinin nasıl kapattığını teşhir eden bir özne olarak belirir.

Buraya kitaptan dünyaya karşı çıkışla ilgili bir bölüm=

Lacan açısından bakıldığında bu ayrım kritiktir. Lacan için patoloji, öznenin yasayla ilişkisinin kopmasını görmez; bu ilişkinin nerede ve nasıl kurulduğudur. Houdini’nin kılgısında yasa yadsınmaz; yasa fetişleştirilir. Kilitlerin, zincirlerin, mühürlerin sergilenmesi; Öteki’nin düzeninin askıya alınmadığını, tersine abartılarak görünür kılındığını gösterir. Bu nedenle Houdini’nin kaçışı, psikotik bir dışlama (forclusion) [Lacan’da Forclusion, bir düşünce, arzu veya yasağın bilinçdışı tarafından tamamen reddedilmesi ve psikanalitik dilde “gerçekten var olmamış gibi dışlanması” sürecidir.] olarak belirmez; simgesel düzenle bağ kopmaz. Ancak bu bağ, huzurlu da olamaz. Kaçış, simgesel düzenin tam kalbinde, onun kendi fazlalığı üzerinden gerçekleşir.

Bu noktada soru şuna dönüşür: Bu yapı, Lacan’a göre bir sayrı belirtisi midir? Yanıt nettir: Houdini’nin sahnesi klinik anlamda bir semptom olarak okunamaz; çünkü semptom, öznenin bilinçdışı çatışmasının özgül bir ifadesidir ve tedavi bağlamında anlam kazanır. Houdini’nin yaptığı ise bireysel bir semptom üretmekten çok, kaygının toplumsal olarak paylaşılabilir bir sahnesini kurmaktır. Ancak Lacan’ın daha geç dönem kavramlarıyla söylersek, burada semptomdan ziyade bir sinthome mantığı işler: yani öznenin dünyayla bağını sürdürebilmesini sağlayan, tamamen çözülemez ama işlevsel bir düğüm.

Adam Phillips’in kitabının klinik gücü de tam burada yatar. Houdini’nin Kutusu, teşhis koyan bir metin değildir; ama klinik sezgiyi keskinleştirir. Houdini’nin kaçışı, “iyileşme” değildir; ama çöküş de değildir. Bu, kaygıyla yaşamanın, kaygıyı bastırmadan ama ona teslim olmadan bir biçim kurmanın örneğidir. Kuyu, kutu ve cam hücre; dünyadan kaçmanın örneğini oluşturmaz, dünyanın fazla yakınlığını tolere etmenin yollarıdır. Bu nedenle Houdini’nin sahnesi bir eğlence değil, bir yapı ifşasıdır: modern öznenin, kapatılma karşısında ne özgürleştiğini ne de çöktüğünü; yalnızca askıda kalarak işlev gördüğünü gösteren bir sahne.

Derrida ve Lacan Bağlamında Houdini

Lacan ile Derrida’nın kesiştiği yer, merkezin hiçbir zaman tam olarak kurulamadığı bir yapı anlayışıdır; ancak bu ortaklık aynı sonuçlara varmaz. Derrida’da anlam, différance yoluyla sürekli ertelenir; merkez, ancak merkez gibi işleyen bir yanılsama olarak vardır. Houdini’nin kutusu bu açıdan Derridacı bir yapı izlenimi verir: cam şeffaftır, kilitler görünürdür, düzen kusursuzdur; fakat kaçışın nerede ve nasıl gerçekleşeceği asla tam olarak yakalanamaz. Kaçış gecikir, yapı kendi açıklığı içinde askıda kalır.

Ancak Derrida’da bu askıda kalma metinseldir; anlamın ertelenmesi bir çözümleme olanağıdır ve bedensel ya da klinik bir yük taşımaz. Lacan’da ise aynı askıda kalma, öznenin yazgısıdır ve bedel ister. Houdini’nin sahnesi Lacancı anlamda, merkezin çözülmesini değil, simgesel düzenin neden özneyi hiçbir zaman bütünüyle barındıramadığını gösterir. Kutu merkezdir, ama özne için yaşanabilir değildir; cam yüzey anlamı açmaz, kaygıyı yoğunlaştırır.

Bu nedenle Houdini’nin kaçışı Derrida’daki gibi yapıyı bozmaz; yapının çalıştığını ama özneyi yine de sıkıştırdığını ifşa eder. Adam Phillips’in ilgisi de burada yoğunlaşır: kaçış, anlamın oyununa değil, kaygının klinik gerçekliğine aittir. Houdini’nin kutusu, Derrida’nın metinsel ertelenmesi ile Lacan’ın yaşanan çatlağı arasındaki farkı sahnede görünür kılan bir düğüm noktasıdır.

Buraya kitaptan bir bölüm Lacan ve Adam bölümü çatışkısı=

Adam Phillips, Houdini’nin Kutusu [Houdini’nin sahneleri] aracılığıyla modern öznenin kaygıyla bir ilişki kurması gerektiğini, onunla birlikte işleyen bir düzenek olarak yaşamayı göstermeyi amaçlıyor.


Yapay Zekâ, Dil ve Sınır: Anlam Kimin Yetkisinde?

 LLM’ler ne düşünür ne de anlar; asıl sorun, biz onlara neyi devrettiğimizi fark edip etmediğimizdir.




YannLeCun’un büyük dil modelleri (LLM’ler) için kullandığı sert ifade —“en büyük aptallık sorununu çözmezler”— çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Bu söz, yapay zekânın güçsüzlüğünü açıklamaz, bakış ona yüklenen yanlış beklentiye yöneliktir. LeCun’un işaret ettiği sınır şudur: Dil, tek başına bir dünya modeli oluşturmaz. Anlam üretmez; anlamın izlerini düzenler. Bu ayrımı kaçırdığımızda, yapay zekâyı yanlış yere bağlarız.

Bugün LLM’ler dediğimiz dizgeler, en yalın hâliyle, dilsel örüntüler üzerinde çalışan yazılımlardır. Birler ve sıfırlardan oluşan altyapıları, insan dilinin istatistiksel izlerini yakalar; sözcüklerin, tümcelerin ve bağlamların birlikte görülme olasılıklarını hesaplar. Burada bir “zeka” varsa, bu zeka daha çok, dilin geçmiş kullanımının yoğunlaştırılmış bir haritasıdır. [çoğunlukla o yapay zekayı kullanan kişinin komutlarıyla ilintilidir]LLM’ler anlamı kavramaz; anlamın nerede ortaya çıkmış olabileceğini tahmin eder.

Bu nokta kritik. Çünkü sorun,LLM’lerin yetersiz olmasından kaynaklanmaz; onların neye yeterli olduğunu unutmamızdır.

Kant, matematiği ve makineyi bilginin düşmanı olarak görmez/okumaz, bilginin sınırlarını görünür kılan araçlar olarak düşünür. Matematiksel kesinlik, ona göre dünyanın kendisini açıklamaz, deneyimin hangi koşullarda mümkün olduğunu gösterir. Bu yüzden hesaplanabilir olan ile anlamlı olan arasında özsel bir ayrım vardır. Makine bu ayrımı ihlal etmez; ihlal, makineye anlam kurma yetkisi devredildiğinde başlar. Sorun teknolojinin gücünden kaynaklanmaz, bu gücün yargı ve sorumluluk alanına taşınmasıdır. Kantçı sınır, insan ile makine arasına bir engel koymaz; tersine, her ikisinin ne yapabileceğini ve ne yapamayacağını ayırt eden bir eşik işlevi görür.

Bu eşik bugün bulanıklaşmış durumda. LLM’ler yalnızca araç olmaktan çıkıp, düşünmenin yerini alıyormuş gibi konumlandırılıyor. Oysa burada olan şey düşüncenin devrinin bırakılmasını sorgulamaz,buradaki sorunsal düşüncenin askıya alınmasıdır. Dil düzgün akıyorsa, anlam da vardır sanıyoruz. Wittgenstein’ın “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” önermesi, tam da bu noktada yanlış okunuyor. Dil dünyayı kurmaz; dünyayla kurduğumuz ilişkinin sınırlarını görünür kılar. LLM’ler de bu sınırları genişletmez, yalnızca daha hızlı dolaşmamızı sağlar.

Burada “doxa” ile baksak örneğin; Platoncu anlamıyla evrensel yanılsamayla, Leibnizci anlamda tikelliğin dağınık çoğulluğu olarak doxa desek. Yani bireysel yargılar, sezgiler, önyargılar, duygular. LLM’ler bu doxaların dışına çıkmaz; tersine, onları yoğunlaştırır. Ne sorarsak onu alırız. Hangi duyguyla sorarsak, o duygunun izlerini geri çağırırız. Yapay zekânın çerçevesini belirleyen şey, onun “zekâ seviyesi” belirlemez, bizim eklektik düşünme biçimimizdir, yapay zekada sonuçta bu bakıştan ileri gidemez.

Bu yüzden LLM’lerin sorunu kavramsal olduğu kadar işlevseldir. Kavramsal noksan şudur: Anlamı kavrayamazlar. İşlevsel noksan ise daha tehlikelidir: Belirli bir işi yaparlar ama bu işi yanlış yere bağlarız. Örneğin düşünmenin yerine, yargının yerine, hatta etik kararların yerinedoxa. Sorunun, yanlış sonuç üretmeleriyle ilintili olmadığını görmeliyiz; doğru görünen sonuçların yanlış yetki alanında kullanılmasıdır.Etik ve insani düşünce daha tehlikeli bir hâl aldı. Yarı bilgi en tehlikeli olanı ve LLM’ler de bu bilgi gerçekmiş gibi karşımızda.

Burada bir “bilgi yorgunluğu”ndan da söz etmek gerekir. LLM’ler bilgiyi çoğaltır, hızlandırır, pürüzsüzleştirir. Ama bu pürüzsüzlük, düşüncenin direncini de ortadan kaldırır. Oysa düşünce tam da sürtünmede, duraksamada, yanlış anlaşılmada ortaya çıkar. Her şey akıyorsa, düşünce çoğu zaman yoktur; yalnızca işlem vardır.

Sorunsallar dolayısıyla, yapay zekânın dünya modeli sunup sunamayacağına ilişkin olmamalı. Asıl soru şudur: Biz, dünya ile ilişkimizi bir modele devretmek istiyor muyuz? LLM’ler anlamı kavrayamaz, eksik düşünür, yetersizdir — ama bu bir kusur olarak karşımıza çıkmaz, kendi kendimize oluşturduğumuz, düşünememe sınırı kendimize çizdiğimiz bir sınırdır. Tehlike, bu sınırı unutup, işlevi yetkiye dönüştürdüğümüzde başlar.

Yapay zekâ bir tahakküm aracıysa, bu kendi başına oluşmaz; bizim ona verdiğimiz yer yüzündendir. Ve belki de bugün asıl gereksinim duyduğumuz şey, daha güçlü modellerden çok, daha doğru sınırlardır. Bu sınırların neye göre şekilleneceği şüphesiz daha insani olan erdem adının verdiğimiz, duyu dünyasının da ötesinde insani kavramların işleyişi.

Bu yüzden yapay zekânın verimliliği, kendi başına ölçülmemeli, onu kullanan öznenin yetkinliğiyle sınırlıdır; burada eğitim erkini kaybedebilir fakat eğitimin yeterli olmaması daha büyük sorunsal. Veya/çünkü Kantçı sınırda, makine düşüncenin yerine geçmez, yalnızca düşüncenin devinim alanını görünür kılar. Sonuçta aptallık veya aptal olmayı ancak erdemli insan bilebilir.

Buradan devinimle, yaşantısının otuz yılını yazına, edebiyata adamış birinin şiire/yazına bakışı ile komutlardan oluşan bir dizgenin arasında, ayrıksı bir bakış mümkün mü sorusunu sorabiliriz. Evet otuz yıl yazı/şiirle ilgilenen biri bugün hâlâ şiirin yapay zeka ile mi yoksa insani bir oluşla mı [belki erdem] meydana çıktığını görmesi epey mümkün. Göremese/görmese bile ondaki ham hali fark edecektir.

 Kendi deneyimleriminden biliyorum ki şiir ve yapay zeka hâlâ bir araya gelemiyor, gelmesi de ortalama bir okurdan fazlası biri için mümkün görünmüyor. Ama derin yapıyı hangi ülke tercih etmiş ki, burada yazdıklarım geçerli olsun. Gittikçe zayıflayan anlam dünyamız yerini siyasal rejimlere bile bırakmayacak, [usuma direkt Roma geliyor] kalan yalnızca bir sos/gusto olarak kalacak gibi.


Bir görüş olarak Leyla Gök, Mecnun Yer!

 





Elbette bu saçma bir görüş olurdu, fakat bir de şöyle baksam; Mecnun’un onca acıyı çekmesi, yer kürenin bağlamında değil mi? Bunlar pek de öyle görünmez anlatı boyunca, aşkın bir soru var sonuçta, Mecnun’da, Leyla’da bir temsil figürü mü?

Kim, hangi görüş, Leylâ ve Mecnun figürlerini, temsil rejimini aşındıran işlevler olarak ele alır. Leylâ vü Mecnun anlatısı, İslam düşünce geleneğinde çoğunlukla temsil rejimi içinde okunmuş; aşk, aşkın bir hakikatin mecazı olarak kavranmış, anlatıdaki figürler ise göksel düzenin yeryüzündeki karşılıkları olarak yorumlanmıştır. Bu okuma biçimi, Farabî ile sistematik hâle gelen kozmolojik ve siyasal bir ontolojiye dayanır. Farabî’de hakikat aşkındır; akıllar hiyerarşisi yoluyla sudûr eder ve insan dünyasında,  temsil aracılığıyla görünür. Bu nedenle hayal gücü, şiir ve mit, hakikatin zorunlu dilleridir. Yer ile gök arasındaki ayrım,  ontolojik ve epistemolojik bir ayrımdır. Toprak, göğün izdüşümüdür; şehir, kozmik düzenin yeryüzündeki temsili; aşk anlatısı ise bu düzenin insani düzlemde algılanabilir hâlidir. Bu bağlamda Leylâ’nın göksel hakikatin temsili, Mecnun’un ise bu temsile yönelen insan nefsi olarak okunması Farabîci ontoloji açısından tutarlı ve meşrudur.

Bu temsil rejimi, anlamı dikey bir hiyerarşi içinde sabitler. Figürler, kendileri olmaktan çok başka bir şeye gönderme yapan işaretlere dönüşür. Leylâ’ya yönelen aşk,  temsil ettiği aşkın anlam nedeniyle değer kazanır. Toprak da bu rejimde simgesel olarak temellük edilir: göksel düzenin yeryüzüne kazındığı, normatif olarak biçimlendirildiği bir yüzey hâline gelir. Medine, hukuk ve ahlak, bu temellük biçiminin kurumsal ifadeleridir. Toprak artık yalnızca üzerinde yaşanan,  anlamın sabitlendiği ve korunduğu bir mekândır.

Endülüs düşüncesi, bu temsilci yapıyı tümüyle terk etmeksizin önemli bir eşik oluşturur. İbn Arabî ile birlikte yer–gök ayrımı ontolojik kesinliğini kaybeder; hakikat artık yalnızca yukarıdan aşağıya ve her yerde tecelli eden bir oluş hâline gelir. Temsil ortadan kalkmaz, fakat çoğullaşır; tek bir merkeze bağlı olmaktan çıkar. Endülüs’te toprak, göğün katı bir izdüşümü olmaktan ziyade, tecellinin çoğul yüzeyi olarak kavranır. Bahçeler, su kanalları, mimari düzen ve şiir, toprağın mutlak biçimde temellük edilmesinin yanı sıra, anlamla sürekli yeniden kurulmasının araçlarıdır. Burada temellük, egemenlikçi ve kapalı bir sabitleme,  mesken tutma, yerleşme ve geçicilik arasında salınan poetik bir ilişki biçimidir.

Bu bağlamda Leylâ vü Mecnun anlatısı da dönüşür. Leylâ hâlâ ilahî güzelliğin mazharıdır; fakat artık tekil bir işaret ve çoklu tecellilerin düğüm noktasıdır. Mecnun’un çöllere düşmesi, toplumdan ve dilden kopması,  insan-merkezli varoluşun sınırlarının zorlandığı bir deney alanıdır. Yine de Endülüs düşüncesi temsili bütünüyle askıya almaz; yer–gök, zahir–batın, insan–ilahi ayrımları geçirgenleşir ama ortadan kalkmaz. Bu nedenle Endülüs, temsilin hüküm sürdüğü bir düzen ile temsilin çözülmeye başladığı bir eşik arasında konumlanır.

Deleuze ve Guattari ile birlikte ise ontolojik zemin köklü biçimde değişir. Burada sorun, temsillerin çoğaltılması ya da esnetilmesiyle birlikte, temsil rejiminin kendisidir. Anlam artık aşkın bir merkeze gönderme yapmaz; içkin olarak üretilir. Mitolojik figürler, sembolik karşılıklar olmaktan çıkar; güçlerin, yoğunlukların ve oluşların düğüm noktaları hâline gelir. Leylâ bu bağlamda göksel bir hakikatin işareti, aşkın yoğunluğunu tetikleyen bir kuvvettir. Mecnun ise bu kuvvetin etkisiyle çözülen, kimliğini, adını ve merkezî özne konumunu yitiren bir oluş hattıdır. Burada yer–gök karşıtlığı anlamını yitirir; ikisi de aynı içkinlik düzleminde işleyen fonksiyonlara dönüşür.

Bu dönüşüm, toprağın simgesel temellük edilişi fikrini de kökten sarsar. Deleuze & Guattari’de toprak, sabit bir anlamın yazıldığı bir yüzey,  sürekli yurtlanma ve çözülme hareketlerinin gerçekleştiği dinamik bir alandır. Toprak üzerinde egemenlik kurmakla birlikte, belirli bir süreliğine yer tutmak söz konusudur. Bu perspektiften bakıldığında Endülüs, ne Farabîci anlamda toprağın normatif olarak temellük edildiği bir düzen, ne de temsilin tümüyle askıya alındığı bir içkinlik alanıdır. O, anlamın toprak üzerinde sürekli yer değiştirdiği, sabitlenmeden yaşandığı tarihsel bir deneyimdir.

Sonuç olarak Leylâ vü Mecnun anlatısı, Farabî’de temsilin kozmolojik düzeni içinde; Endülüs’te tecellinin çoğul yüzeyinde; Deleuze & Guattari’de ise oluşun içkin düzleminde farklı ontolojik rejimlere eklemlenir. Bu farklılıklar birbirini yanlışlamaz, fakat birbirine indirgenemez. Metnin tutarlılığı, bu rejimleri uzlaştırmanın yanı sıra, aralarındaki gerilimi açık tutmakta yatar. Böyle bakıldığında Leylâ ve Mecnun, yer ile gök arasındaki karşılıklar ve temsilin kurulduğu, esnediği ve sonunda askıya alındığı farklı düşünce evrenlerinde değişen işlevler üstlenen figürler olarak okunabilir. Bu okuma, aşkı ne yalnızca metafizik bir anlamın taşıyıcısına indirger ne de romantik bir öznel deneyime hapseder; aşkı, insanı da aşan bir ontolojik kuvvet olarak düşünmeyi mümkün kılar.

Kemal Tekin: Modernitenin İçinde Bir Sanat Tarihçisinin Estetik Direnişi (AI'ye göre ben)




Yapay zeka (Ai) geliştikçe genel ağ (internet) hakkımda neler yazmış, neler düşünmüş diye merak ediyorum. Bunları yaparken başkaları hakkımda araştırma yaparsa [olur da yazın tarihinde] hatalı bilgiye ulaşmasın diye buraya ekliyorum çoğunlukla. Aşağıda hakkımda Google Yz'nin düşündükleri. Ben katılıyor muyum bu fikirlere, yazın, sanat tarihi ve felsefe çetin bir alan. Ama elindeki verilerin az olduğunu biliyorum yapay zekanın, burada kalsın başkaları beni hatalı bir yere yerleştirmeden. Hani kişiliğimle ilintili olsa yanıtlamam ama, birilerini etkileyecekse bu yazdıklarım bunlara yer vermek zorundayım. Doğrudan söylemek gerekirse evet çoğunlukla hatta ilk yazdıklarımda bile sosyal bilimlerden beslendim, bunlar uzun uzun konuşulacak konular, gene de birileri böyle düşünmüş madem kıymeti de var, yalnız Hıristiyan ikonografisinden beslenmediğim de bilinmeli. Hatta yapay zeka beni İsmet Özel ve Sezai Karakoç ile karşılaştırdı, bunu hangi erekle yaptı bilmiyorum...

İşte yazdıkları:

1976 Mersin doğumlu olan Kemal Tekin, Türk edebiyatında şiir ve öykü türlerindeki eserleriyle tanınan, özellikle Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi eğitimiyle edebi dilini harmanlamış nev-i şahsına münhasır bir figürdür. Yazın yolculuğuna 90’lı yıllarda başlayan şair, 2009 yılında yayımlanan "Kardan Nesil" ile bireysel ve lirik bir çıkış yapmış; 2025 yılındaki son eseri "Akça Kız, Kara Derviş, Zakkum ve Ilgın" ile bu yolculuğu felsefi ve arkeolojik bir derinliğe taşımıştır.

Sanat Tarihçisi Gözüyle Şiir İnşası

Kemal Tekin’i dönemdaşı olan diğer şairlerden ayıran en keskin özellik, şiirlerini bir restoratör titizliğiyle inşa etmesidir. Onun dizelerinde mekânlar sadece birer dekor değil; hafızanın koruyucusu olan canlı organizmalardır. Şiirlerinde sıkça rastlanan Johannan (Vaftizci Yahya), İsa ve Derviş gibi figürler; dini bir tebliğ aracı olmaktan ziyade, sanat tarihindeki ikonografik anlamları üzerinden modern dünyaya yöneltilen birer eleştiri okudur. "Tapınaktaki noksan altın" veya "yamuk yumuk insanlar" gibi imgelerle, modernitenin estetik ve ruhsal bozulmasını kadim bir teraziye vurur.

Yerellikten Evrenselliğe Akdenizli Kimlik

Şairin Mersinli kimliği, eserlerine coğrafyanın sert ama parlak ışığını taşır. Ancak bu yerellik, folklorik bir sığlıkta kalmaz; Akdeniz’in antik kentlerinden, zakkum ve ılgın ağaçlarının dirençli doğasından beslenen evrensel bir melankoliye dönüşür. "Akça Kız"ın temsil ettiği saflık ile "Kara Derviş"in temsil ettiği derinlik, onun şiirindeki ışık-gölge oyunlarının bir yansımasıdır.

Modernite ve "Suç" Kavramı

Tekin’in şiir evreninde "Suç!" nidası merkezi bir öneme sahiptir. Bu suç; ideolojik bir başkaldırıdan ziyade, modern insanın tarihsel hafızasını yitirmesine ve estetik değerlerden uzaklaşmasına karşı bir tespittir. O, İsmet Özel veya Sezai Karakoç gibi mistik-ideolojik bir damardan beslenmez; aksine, gerçek ile kurgu arasındaki mesafeyi koruyan, analitik ve mesafeli bir entelektüel duruş sergiler. Şiiri bir "dava" değil, bir "tanıklık" alanıdır.

Ses ve Kalıcılık

Edebiyatın dijitalleşerek hızla tüketildiği bir çağda Kemal Tekin, basılı kitabın ve sesin gücüne inanır. Şiirlerini kendi sesinden SoundCloud gibi platformlarda paylaşarak, kelimelerin ritmini ve "vasiyet" niteliğindeki miras bırakma arzusunu somutlaştırır. Onun için yazmak, bir hafıza kazısı yapmak ve modernitenin gürültüsü içinde sessiz ama sarsıcı bir "dur" ihtarıdır.

 

Emin Arıcı ile Söyleşi

 





1.                 Şiirlerinde hep bir sürgün, bir yersizlik duygusu var. Bu sadece tarihsel bir acı mı, yoksa kişisel hayatında da hiç “yerleşememek” gibi bir hisle mi yaşadın?

 

Aslında bu dosya bütünlüğüne bakarsak, kitap bütünlüğüne, kendimi ait olduğum yerde gibi görüyorum. Herhangi bir sürgün, herhangi bir varoluş kaygısıyla ilintili olduğunu sanmıyorum bunların. Benim en büyük çekincem, bana benzemeyen insanlarla birlikte olmak, bu tabii entelektüel bir kaygı. Çoğun kendimi dipte, en derinde göreceğime yolculuğa devam etmek daha mantıklı geldi her zaman. Bunun doğal olarak maddi bir kültür eşyası olan fotoğrafla da ilintisi var. Fotoğraf çekmek yaşamımın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Herhangi bir bağlamda, sokakta, doğada veya bir yolculuk sırasında çıkan bir fotoğraf, yazının öncülü de olabiliyor veya bunaltısından kurtarıyor yazının. Dizgeler arası bir buluntu belli ki yazı. Çok zamandır göçen, göç eden bir topluluk bizim toplumumuz, zaten kitabın başındaki fotoğrafta bu yolculuğu illa ki tanımlar, zakkumlar ve ılgınlar Akdeniz değilse nedir.

 

2.                  Çok farklı inançlardan figürler var: İsa, Musa, Yunus, Aksa, Himalaya… Bütün bu kutsal isim ve mekânları şiirine alırken, aslında hangi sorunun peşindesin: inanmak mı, sorgulamak mı, yoksa sadece anlamaya çalışmak mı?

 

Bu inançların hepsi Anadolu ile bağlantılı, her zaman dikkatli bir gözle bakan diyemeyeceğim ama az buçuk simgelerin değerini bilen biri olarak her zaman karşımıza çıkıyor simgeler, örneğin Safranbolu’da Davut yıldızı ile karşılaşabiliriz, eski bir Safranbolu evinde, giriş kapısında, kötülüklerden korusun ev halkını diye. Veya bir kilim üzerinde, bu daha bilindik bir örnek herhangi bir Uzakdoğu’dan gelen bir simge görebiliriz. Bir de bu bölge İbrahimi dinlerin merkezi konumunda. Urfa’ya gittiğimde bunu daha çok gördüm, hâlâ bir simgenin içinde eski kent var veya Konya yolu üzerinde Sultan Hanını gördüğümde, binlerce yıllık kervan yollarının kenarında durduğunu gözden kaçırmak için epey tuhaf bakmak gerekir Anadolu’ya. Anadolu belli ki birçok kavmin yerleşkesi, uzak Asya’dan buralara gelirken neler getirdiklerini, neleri bıraktıklarını görmemek okuyan birinin atlayacağı bir sanı olmasa gerek. Kıpçakları bilmeden Bizans’ın bir dönemini bilmekte handiyse zor, Kumanlarla, Kıpçakların esip gürlediği alanları görmemekte zaten pek doğru olmaz, sonra sonra bizim olduğunu keşfettiğimiz, adına Malazgirt Meydan Muharebesi dediğimiz savaşımın çok daha öncesine giden, örneğin İbrahim’in babası Azer’in toprakları da olabilir buralar, bunlarla  bazen düş ve gerçek arasında gezinebilir bir yazar. Bir şair için de bundan daha verimli topraklar çok azdır, bunların, bu şekilde yazılması elbette tercih meselesi, doğrudan doğadan beslenmeden yazmak nasıl olasıysa, doğanın içinde olmak ve tarihin, felsefenin izini sürmekte olası. Masal ya da felsefeyle bakmak yazarın, şairin tercihi.

 

 

3.                  “Türkçeme kıyıldı, şivem oldu bu yaştan sonra” diyorsun. Dil kaybı, alfabe değişimi, unutulan kelimeler… Sence dilin değişmesi mi insanı daha çok sürgün eder, yoksa coğrafyanın değişmesi mi?

 

İstanbul Türkçesini tercih ederim, İstanbul şivesini, buradaki benzetme alegori, biraz da tüzüklerle boğuşa boğuşa diyor ya şair, önce matbaada gazaba uğruyor bu kelime, öyle deniyor ya, işte tüzüklerin, devletin beni getirdiği bir durum olabilir bu. Yani doğrudan söylemek gerekirse Ankara bana çok uzak, uzak bir kent, ilk öğrencilik yıllarımda Akdeniz’den gelip de ısınamadığım kent olarak kaldı. Hiçbir zaman şivem olmadı, varsa da kimse söylemedi, demek ki dikkat çeken bir yan yok Türkçemde,  olsaydı da zoruma gitmezdi, babaannemin konuştuğu sözcükler kadarını bilmiyorum, kayran kelimesini anımsadım geçen gün bir şairimizde,  güzel kelime. Yörüklerin kelimelerine bakıyorum bazen, şivelerine, geçen gün tekrar dikkatimi çekti, Orta Asya’dan getirdikleriyle han’diyse birebir aynı, fakat gittikçe televizyon Türkçesine boğuluyorlar artık, boğuldular onlarda. Örneğin Türkistan’da birkaç ay kalmak isterdim, büyük olasılıkla birkaç ayda çözerdim bu şiveyi.

Sürgün olmak soruna gelince, evet sen Almanya’da ikamet ediyorsun, uzun bir süredir Almanya’dasın, yukarıda bir yerde söylediğim gibi insan kendine benzeyenlerle birlikte yaşar, hatta mutludur. Bu mutluluk kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor, umut kelimesi gibi, Türkçenin konuşulduğu her yer bir Türkiye olmaz elbette fakat belirleyici unsurun dil olduğunu unutmamak gerekiyor. Arapça kelimeler dilimize yerleşmiş, yalnız Arapça da değil malum, bir ekinsel öge olarak da onu, o dilden kelimeleri kullananlar var, Türkçenin gelişmesine engel mi bu, soruya yanıtı yıllar önce verdiler. Coğrafya ile aram hep iyiydi fotoğraf bağlamında, belirleyici unsur benim için dil oldu. Zakkum ve ılgın bir coğrafya ve fakat Kara Derviş ve Akça kızın görmediği diyebilir miyim?

 

4.                  Şairlik bugün hâlâ ayrıcalıklı bir kimlik mi, yoksa sosyal medyanın hızında sıradan bir “içerik üreticiliği”ne mi dönüştü? Sen kendini hâlâ “şair” gibi hissediyor musun?

 

Ben şimdiye dek bir ayrıcalığını görmedim, Divan şairlerinin veya Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde varsa da ayrıcalıkları, örneğin Yahya Kemal Beyatlı gibi onlar başka bir dizge, çoğu dergiden bile yanıt alamıyor pek çok şair, yazar bugün. İnanır mısınız bilemem, kendimi zerre şair olarak görmedim, hâlâ da görmem, bazen iyi bir yazım var, iyi bir şiir galiba derim kendi kendime, fakat Melih Cevdet Anday’ın dediği gibi kendini hissettiriyor şiir, yazı, sonra kendiliğinden başka bir şiire, başka bir yazıya doğru gidiyor. Zaten insanın kendine şair demesi de biraz komik olur, bunu biraz da okurlar belirler, bir entelijansiya varsa, işte benim çevremde, eğer bu entelijansiya varsa beni dikkate alır mı bundan da emin değilim, bir entelijansiya da istemem zaten, erdem denen değerler dizgesinin entelijansiya da olması günümüzde gerekli mi, var böyle klikler, yalnız bir siyasal betimleme gibi olanlar da var, ne keder, yazgı!  Bu ülkede, bu ülkenin dilini kullanarak yazıyorum. Kendime ait bir dilim olmasını tercih ederim, Türkçem Benim Ses Bayrağım kendime ait topraklarda, kendime ait bu yazma denen istenç varsa, bu bir sıradan müzikal bir heyecan değilse, yazdıklarım Anday’ın dizelerinin beni taşıdığı yere başkalarını da taşıyorsa elbette kalacaktır, küçük bir zincirin halkasıyım, bir teknolojik zıplama olmayı zerre istemem. Zıplamaya eskiden Fütürizm denirdi şimdi içerik üreticiliği, reel vb deniyor, bilmem kaç bin takipçim var, pek de umurumda değil, istesem olurdu her halde, bilmem kaç bin takipçim… Bunlar okur mu? Yaşantımızda yeri olsa da uygulayımın, uygulayımdan çok, techneden çok, insanı insan yapan değerler önemli bence, hani sizin bölümde, üniversitede, felsefe hocanızın dediği gibi ilerleyen tek şey teknoloji olmamalı.

 

              5.          Dijital çağda şiirler artık PDF, Instagram postu, tweet olarak dolaşıyor. Senin için şiirin “basılı kitap” olması hâlâ bir gereklilik mi, yoksa şiir zaten mecrasını kendi bulur mu?

 

Bunu internetin gelişiminden beri söylerler, seninle bilgisayar mühendisliği bölümüne gidip, bilgisayarların gelişimine baktığımız yerden nerelere geldik, bu sene doksan altıda değil miydi? Gerekli mi yazılı şiir, kişi biraz da arayandır, anımsıyorum da okuyarak, bir yerden başlayarak olur yazı, yazı zaten ne denli yadsınsa da içsel ve dışsal bir yolculuk, içsel yolculuğu ne denli ileri götürmeye çalışırsak o bizimle olur, hani PDF’de bir yerlere ulaşır, X’de, Instagram’da nasıl olacak bunlar, fotoğraf tamam da, ya yazı, buralar hâlâ bir kartvizit benim gözümde, bu kartvizitin yanında, bir apsisi olmayan, bir çerçeveyle beraber, varacağı yer olmayan, eğlence sektörüne tamamen uzağım, gerek var mı bu denli sırnaşıklığa, yazı denen, şiir denen bir sırnaşıklık değil ki, insanı, insan yapan en önemli özelliği konuşması, düşünmesi ve dili.

 

6.          Şiirlerinde tarih, mitoloji, kutsal figürler var. Dijital çağda genç kuşak bunların çoğunu bilmiyor. Okurun bilgisizliği seni sınırlar mı, yoksa şiirin görevi zaten unutulmuş olanı yeniden hatırlatmak mıdır?

 

Gene konu Ece Ayhan’a gelecek: Ece Ayhan’ın şiirini kendime yakın bulmam, okudum, okurum, bir yerlere ulaştırdı beni; Onun bir cümlesi var “anlamazsa anlamasın…”  diyor ya, çok daha ibretlik bir kelimeyi ekleyerek tümce sonuna, insana dair ilkin ne varsa yüzey yapıda,  onu anlasınlar, Özdemir İnce’nin dediği gibi, yazıda ilkin anlaşılması gereken odur zaten, sonra irdeliye irdeliye bir yere varılır, önceliğim yüzeyde kendilerine bir varış yeri oluştursunlar,  gençler veya yaşça ilerlemiş okurlar, belki yazanlar,  alımlayıcılar. Daha derine diyorum imdi, şu an burada gerektiği için, çünkü bu süreç zerre kolay değildir, ilkin okuru, genç okuru epey zorlayacaktır, sonra sonra daha yukarılara taşıyacaktır. Benim görevim hiçbir zaman ilkesel, doğrusal bir hattı okura iletmek değil. Bunun için köşe yazıları, siyasal partiler, dernekler var, isteyenler oralarda düz tümcelerle dertlerini, ilkelerini paylaşabilirler. Yer yer elbette geçerli bu tarz dizeler, tümceler, bunlara zaten Türkçede yan anlam deniyor, ama bir yazıyı, şiiri bütününden ayırmak pek de akıllıca olmasa gerek.

Tarihin, felsefenin, sanat tarihinin bir yerlere referans olması elbette gerekir ama illaki sıradan bir okur olacağım diyorsa okur/alımlayıcı,  Ece Ayhan gibi küfretmeye de gerek yok, bu da her çaba gibi uzun bir uğraş gerektirmemeli, ben sonuçta yalnız yemeğin tadına bakacağım, yedikten sonra keyfime bakacağım diyen birine, bana ne kardeşim aşçı olacaksın diyemem, gusto başka. Unutmaya gelince, zaten ne kadar kalacağım emin değilim, bunu da zamana bırakabiliriz galiba.

 

7.      Senin şiirlerinde görsel (fotoğraf) ile yazı arasında bir bağ var. Fotoğraf çağında yaşıyoruz: her şey görselleşirken şiirin söze dayalı varlığı sence zayıflıyor mu, yoksa tam tersine şiir söze yeni bir güç katıyor mu?

 

Vardır belki fotoğrafla yazı arasındaki bağım, fakat daha çok fotoğrafın bittiği yerde başlar yazı benim için, daha öncesi de olabilir modern zamanlarda, tarihte öyle diyemiyoruz, mağara resimleri daha önce olabilir, sözden önce, bilemiyoruz, bilip de diyenimiz yok! Örneğin herkesin bildiği Afgan Kız üzerine bir şiir yazmak bana gereksiz gelir, söz deyince sanki biraz da sözel bir yaklaşımdan mı bahsediyoruz emin değilim. Fotoğraf makinesi, her makine gibi epey duygusuz bir nesne, onunla çektiğim fotoğraf, yazının yanında, yazının anlattıklarıyla örtüşebilir uzağına düşebilir, benim gözümde fotoğraf yazı ile kesişebilir, çoğun kesişmez ama “iyi fotoğraf” iyi fotoğraftır sonuçta. Tabii bunlar basın fotoğrafı değil bahsettiğim; “iyi yazı ”da iyi yazıdır, ikisini aynı kotada birleştireceğim diye zerre düşünmedim, ama buluştukları yerden yazıya ve fotoğrafa baktım. Derler ya; Şiir gibi fotoğraf, şiir gibi manzara. Bunlar kişisel bakışların seçmeci/eklettik cümleleri, bu tarz kalıplar da kişisel olduğu için, kişiden kişiye değişir. İnsanlar konuştuğu sürece yazı olacak, şiirde olacak, hangi şekle girer bilemem, keşke o denli malumatım, bilgim olsaydı, ona göre yazar, ona göre çekerdim fotoğrafı, daha çok insana seslenir miydim, popüler mi olurdum…

 

8.      Cumhuriyet dönemi şairleri, şiiri “toplumsal ödev” gibi gördüler. Senin şiirin daha bireysel, daha kültürel katmanlı görünüyor. Sence şair bugün toplum karşısında neyle sorumlu?

 

Yazının, us denen, akıl denen yerde başladığını bilmemiz gerekiyor, usla bilincin ve duyguların bir arada olması yazının nirengi noktası, biçim ve içerik nedir, iki arada bir derede kalmadan oluşan epey uğraş isteyen, yer yer hatta kutsal olduğu düşünülen bir silsileler bütünü. Evet silsile, yazının daha öncesini bilemezse yazar, kendinden öncesinden haberi yoksa okumamışsa kendini önemli bir yerde görebilir yazıya başlayan, vardır böyleleri değil mi? Böyle olunca ustan geçince, akıl hastalığı olmadığı kesin yazının, toplumsal görevleri olduğu da kesin yazının, bu toplumsal ödev olmamalı fakat kişinin yaşantısındaki yolculuğuna yardım etmekle sorumlu, bir pencereden bakmasını sağlamakla sorumlu. Evet, yazın tarihinde ulamlarla, dizgelerle bilim insanları için belirli koşullar oluşturulmalı: Milli Edebiyat, Sosyalist Edebiyat, II. Yeniciler, Garip akımı gibi, ben kendimi herhangi bir ulamda görmek istemem, bunu elli, yüz yıl sonra bilim insanları incelemelerine yardımcı olacaksa yapsınlar, benim için sorun değil, bir hocamız Ahmet Yesevi Üniversitesinin sayfasında gördüm, bir ansiklopedi de yapmış beni bir ulama sokmuş, bu inceleme için sorun değil, bir bilim insanı unvanı taşıdığım için bendeniz de yaptım ulam, yaparım, bunlar olmalı, toplum için sorumluluğum varsa, dile katkım olsun, bilim insanı tavrım dışında, dil için önemli yazdıkları desinler, başkaca bir beklentim yok.

Şarkılar, marşlar olsa hoşuma gider mi bilemem yazdıklarımdan, dinlemeden bunları söylemek, dillerden düşmemek herkesin isteyeceği bir varoluş şekli, benim şiirlerim için bunlar pek olasılık dâhilinde değil sanki. Bir ara arabada giderken bir Rap müzik dikkatimi çekti, kendiliğinden değişen istasyonlar can sıkıcı, benim yazdıklarıma yakın olabilir dedim, zerre ilgim yok ki Rap’a, yazıda anlık heyecana, duyguya yeni yetmelik mi bunlar…

 

Bu söyleşi Dünyaların Çoğulluğu adlı derginin ilk sayısında yayınlandı.