Bundan seneler evvel, ismi lazım değil bir dernekte, ileri seviye fotoğrafçılık kursu anlatılıyordu, bendeniz de bu kursta sanatın gelişimini, olabildiğince yalın bir halde, ilk çağlardan günümüze dek, tarihe mal olmuş resimler çerçevesinde anlatmıştım. Modern zamanlara doğru en anlaşılır olduğunu düşündüğüm, Post Platonculuk çerçevesinde, biçim, içerik, temsil, ifade kavramlarına da girmiştim, tabii bu yalın anlatım haliyle, epey zor bir işe girişmiş olmalıyım ki, bir dahaki sefere Federasyon gündeminde böyle bir ders yok, artık bu dersi veremiyoruz demişlerdi, ilkin bu nedenle bu fotoğraf denen şeyin ne denli basite alındığını görmüştüm.
Şimdi durup dururken bu temsil,
ifade, biçim, içerik gibi kavramlar nereden usuma geldi kaldı ve travmayı
yeniden hortlattı, aslında aklıma gelmesi gayet doğal çünkü Hilmi Yavuz ve
Kamil Fırat’ın ortaklaşa yazdıkları bir kitap var elimde: Fotoğrafları Kamil
Fırat çekmiş, yazılarsa bir bölümü Fırat’a, çokcası Yavuz’a ait. Kitabın adı
Sözcükler Fotoğraflar.
Bu kitap, kitaplaşmadan önce bin
dokuz yüz doksan altı yılında Hilmi Yavuz’un altmışıncı yaşına hediye edilen
bir fotoğraf sergisiyle ortaya çıkmış; Kamil Fırat’ın doksanlı yıllardan beri
yazdığı yazılar ve fotoğraflarla şekillenmiş ve Kasım 2025 yılında Everest
yayınlarından yayınlanmış. İşte bendeniz de bu kitabı görünce kendi kendime
yıllardır fotoğrafla ilgilenen ve ilk gençlik yıllarından beri Hilmi Yavuz gibi
bir şairin her kitabını okuyan biri için elbette dikkatimi çekti.
Aslında kitabın hemen başında
fotoğrafın belirsizliği diye bir tümce kurmasa Yavuz, ardından da Roland
Barthes’dan bahsetmese belki aklıma ne temsil, ifade sorunsalı takılmayacak ne
de Post Platon bağlamında en yalın anlamda anlattığım ders aklıma gelmeyecekti.
Şimdi biraz bu Post Platon
bağlamından bahsetmekte fayda var, en yalın haliyle fotoğrafa ve yazıya
başlayanlar için bu bağlam doğru bir yerden başlamalarını sağlayacak
kanısındayım. Tabii burada yalın haliyle anlatmayacağım, çünkü bunca yılın
birikimi olan bu kitapta bahsedilenlerle dalga geçmek olur şüphesiz kitabın
içeriğine de ters düşer.
“Temsil (representation)” ve “ifade
(expression)” kavramlarını Post-Platoncu bağlamda ele alalım. Burada kritik
nokta, Platon’un idea–kopya ayrımının artık belirleyici olmaktan çıkmasıdır.
Platon’a göre: Gerçeklik = değişmez idealar dünyasıdır. Sanat, dil, imgeler vb.
ise bu gerçekliğin eksik birer kopyasıdır. Dolayısıyla: temsil = ideal
gerçekliğin taklidi, ifade = taklidi kuran öznenin ruh hâlinin dışavurumudur. Böylece
hem temsil hem ifade, idealar dünyasına oranla ikincil ve eksik sayılır.
Post-Platoncu Dönüş: Temel Kırılma
20. yüzyıldan itibaren (özellikle
yapısalcılık, post-yapısalcılık ve göstergebilimle birlikte): “Gerçeklik” artık
önceden verilmiş bir öz değil, söylem, gösterge ve pratikler içinde kurulan bir
şeydir. Bunun sonucu: Temsil bir şeyin hazır gerçekliğini kopyalamaz. Temsil
gerçekliği kurar / üretir.
Yani: temsil → kurucu ifade → özneye
değil, söylemsel pozisyona bağlıdır.
Temsil (Representation) – Post-Platoncu Anlam
Post-Platoncu düşüncede temsil: “Dışarıda
duran hakikatin aynası” değildir. Göstergeler, imgeler, söylemler aracılığıyla:
anlamı, kimliği, gerçeklik hissini üreten bir işlemdir.
Örnek:
Bir fotoğraf gerçeği göstermez, gerçeklik
duygusunu inşa eder.
Dolayısıyla: Temsil her zaman seçici bakış
açısına bağlı ideolojik / kültürel çerçevelerle belirlenmiş bir kılgıdır. Hall
ve Said gibi düşünürlerde bu yüzden temsil, iktidar–bilgi ilişkisiyle iç
içedir.
İfade (Expression) – Post-Platoncu Anlam
Platoncu düşüncede ifade: Öznenin iç
dünyasının dışavurumudur. Post-Platoncu yaklaşımda ise: “İç dünya” artık doğal
ve saf kabul edilmez. Özne zaten dil, kültür ve söylem tarafından kurulur.
Dolayısıyla: İfade = Özneye içkin bir
hakikatin dışarı taşması değil, öznenin kendisini kurduğu söylemsel bir
edimdir.
Dolayısıyla:
temsil → dünyayı kurma biçimidir
ifade → özneyi kurma biçimidir.
Burada Post Platoncu temsil, ifade
sorunsalına değgin kuramsal yanılsamaların, popüler olana dahil edilmesi
sonucunda, haberlerde, televizyon izlencelerinde; anlattı, değindi, söyledi
yerine ifade etti tümcesine yer
verilir, bu da elbette hatalı bir anlatım biçimidir. Fotoğrafın temsil ve ifade
sorunu biraz da biçim, içerik kaygılarından da bellidir. Biraz da biçim içeriğe
yer verecek olursak, ki bu kitap başından sonuna bir biçim, içerik dili üzerine
de şekillenir.
Fotoğrafta gerçekliğin imgeye dönüşmesi, nesne’nin özne’ye dönüşmesi
olarak okunabilir mi? (syf 30)
Bu soru, göstergebilimin (semiotics)
temel tartışmalarından birine gidiyor: Bir şeyin “nasıl gösterildiği”
(biçim/temsil) ile “ne gösterdiği” (içerik/ifade) birbirinden ayrılabilir mi,
yoksa özünde iç içe midir?
Tartışma üç eksende özetlense:
Saussure geleneği: Biçim–içerik ayrımı ama karşılıklı bağımlılık
Ferdinand de Saussure’e göre gösterge
iki parçadan oluşur: Gösteren (signifier) → ses, imge, biçim. Gösterilen
(signified) → kavram, içerik
Bu çerçevede: Temsil (representation) → biçim. İfade/İçerik →
anlam
Ancak Saussure şunu vurgular:
Gösteren ve gösterilen birbirinden ayrı düşünülemez, birlikte bir
göstergedir. Yani:Biçim → içeriği
belirler. İçerik → biçimden bağımsız var olamaz. Ama yine de ikisi analitik
olarak ayrılabilir kabul edilir. Bu, yapısalcı göstergebilimin temelidir.
Peirce geleneği: Temsil ilişkisi ve yorumlayıcı
Charles Sanders Peirce üçlü bir yapı
önerir: Gösterge (representamen) → biçim. Nesne (object) → gönderimde bulunduğu
şey. Yorumlayıcı (interpretant) → zihindeki anlam.
Burada tartışma şuna kayar: Temsil edilen şey “doğrudan”
verilmez. Her temsil yorumla kurulur. Bu nedenle:
Biçim → sadece aracı
İçerik → yorumlama sürecinde oluşur
Dolayısıyla Peirce geleneğinde:
İçerik sabit değildir; temsil sürecinde sürekli yeniden kurulur. Post-yapısalcı
ve kültürel yaklaşımlar: Biçim ve içerik ayrılmaz. Göstergebilimde
“temsil–ifade” ile “biçim–içerik” tartışmasını fotoğraf ve edebiyat özelinde
birlikte düşünelim. İki alanın ortak noktası şudur:
Anlam, sadece “ne anlatıldığı”nda
değil, nasıl anlatıldığında üretilir.
Bu yüzden tartışma, temsil
(representation) nötr müdür? sorusuna bağlanır.
Fotoğraf bağlamında yazı ayrı yerde mi?
Fotoğraf:
Neyi gösterdiği” ile “nasıl
gösterdiği” ayrılabilir mi?
Yapısalcı yaklaşıma göre: İçerik:
konu (örneğin bir işçi, bir çocuk, bir şehir)
Biçim: kadraj, ışık, netlik, açı, ton, renk, ölçek. Ama
çağdaş fotoğraf kuramında şuna vurgu yapılır: Aynı konu, farklı biçimde temsil
edildiğinde farklı anlam üretir. Örneğin: fotoğrafın temel derslerinde
anlatılan bir tümceyle:
Alttan çekilmiş bir portre → güç ve
yücelik hissi
Yukarıdan çekilmiş → kırılganlık,
küçültme duygusu
Dolayısıyla: İçerik = biçim
tarafından kurulmuş içeriktir .(Barthes ve Hall’un çizgisi)
Bu yüzden fotoğraf “yansıtmaz”,
“kurar” denir. Fakat Post Platoncuların bağlam kopuşu burada da izleği sürdürür
ve Barthes:
studium → fotoğrafın kültürel, anlatısal içeriği
punctum → biçim içinden çıkan ve izleyiciyi çarpan ayrıntı eklenir
Burada tartışma şuna dönüşür:
İçerik → ortak/kültürel anlam alanı
Biçimin içindeki küçük bir ayrıntı → bireysel anlam açılımı
Yani anlam sabit değil, alımlamanın payı var. Alımlama da burada enteresandır, güzel algısından ayrık otu gibi bakışa göre değişebilir ya da güzel denen handiyse Kant’ın deyişiyle bir türlü ele avuca sığmaz. Bu da görüntünün sürekli çoğalması anlamına gelir. Ya da Derrida’nın vurguladığı gibi ‘metin dışı diye bir şey[in olmadığı]ndan [‘il n’y a pas de hors-texte’] yola çıkarak metnin içinde aranması gerektiğini de vurguluyor. (syf 30)
Sözcükler ve fotoğraflar arasındaki ilişki, çağdaş göstergebilim ve görsel kültür kuramının temel tartışma alanlarından biridir. Fotoğraf tek başına bir görsel gösterge olarak anlam üretse de, dilsel göstergelerle karşılaştığında bu anlam çoğu zaman yeniden çerçevelenir. Barthes’ın belirttiği gibi yazı, fotoğrafın anlamını ya sabitleyen (ankraj) ya da yönlendiren (aktarma) bir işlev görebilir; böylece fotoğraf, saf bir “görme nesnesi” olmaktan çıkarak söylemsel bir yapının parçasına dönüşür. Bu bağlamda metin ve fotoğraf, birbirine dışsal değil, anlam üretiminde birbirini tamamlayan iki gösterge sistemi olarak düşünülebilir.
Sözcük–fotoğraf ilişkisinin yalnızca açıklayıcı değil, aynı zamanda estetik ve poetik bir boyutu vardır. Fotoğrafın imgeleri ile dilin imgeleri arasında kurulan ilişki, izleyicide üretken bir okuma süreci başlatır. W.J.T. Mitchell’in vurguladığı gibi, “metin mi görüntüyü yoksa görüntü mü metni yönetir?” sorusu sabit bir hiyerarşi ile yanıtlanamaz; anlam, ikisinin etkileşiminde ortaya çıkar. Bu çerçevede fotoğraf, gerçekliği temsil eden bir araç olmaktan çok, dilsel söylemlerle birlikte düşünüldüğünde çoğul okumalara açık bir anlam alanı üretir.
Türkiye’de Kamil Fırat ve Hilmi Yavuz
gibi isimlerin çalışmaları, sözcükler ve fotoğraflar arasındaki bu ilişkiyi
pratik ve düşünsel düzlemde görünür kılar. Fotoğrafın yalnızca betimlenmediği,
aynı zamanda yeniden yazıldığı bu tür çalışmalarda, metin fotoğrafı açıklayan
bir alt yazı olmaktan çıkar; fotoğrafla birlikte yeni bir söylem inşa eder.
Böylece fotoğraf ve metin, birbirinin “açıklaması” değil, birbirini dönüştüren
iki ayrı ama etkileşimli gösterge sistemi olarak konumlanır. Akademik düzeyde
bakıldığında, bu ilişki görsel-okuryazarlık, göstergebilim ve estetik felsefesi
açısından verimli bir tartışma alanı açar.
Salt bu kadar mı? Elbette değil! Kamil Fırat’ın fotoğraflarında figürler,
birer simge değildir. (syf53)
Bu çerçevede Fırat’ın fotoğraf anlayışında da özne–nesne ayrımı doğal ve sabit bir şey değildir. Fotoğrafın merkezine yerleşen şey, oradaki fiziksel varlık değil, fotoğrafın kurduğu anlam ilişkileridir. Dolayısıyla bir portrenin özne sayılması ya da yalnızca sahnedeki bir öğe (nesne) olarak kalması, aynı Barthes’ta olduğu gibi, görüntüdeki hiyerarşinin nasıl kurulduğuna bağlıdır. Fırat’ın fotoğrafı “okunan bir metin” gibi görmesi, göstergebilimsel yaklaşımla uyumlu bir zeminde durur.
Kısacası, Kamil Fırat’ın yaklaşımı fotoğraf = temsil + anlam üretimi denklemine dayanır. Bu da Barthes’ın “gördüğümüz şey gerçek değil, gerçekliğin temsilidir” düşüncesiyle örtüşür. Aralarındaki fark daha çok vurgu farkıdır: Barthes teorik bir çözümleme yaparken, Fırat bunu Türkiye’deki fotoğraf üretimi ve pratiği bağlamında somutlaştırır. Ancak temel ilke aynıdır — fotoğraf, anlamın üretildiği bir dil olarak okunmalıdır.
Fotoğraf; stilizasyon, verili objeleri onların geometrik yapısına indirgemekse eğer Kamil Fırat’ın yaptığı bu değildir. (sy 50)
Hilmi Yavuz, fotoğrafı yalnızca görüntü üreten bir teknik
araç olarak değil, anlam ve yorum üreten bir estetik dil olarak görme
eğilimindedir. Onun düşüncesinde fotoğraf, gerçekliği doğrudan “yakalamaz”;
aksine, tıpkı şiir gibi, gerçekliğin seçilmiş ve kurgulanmış bir yorumudur. Bu
yüzden Yavuz, fotoğrafın anlamını yalnızca kadraj içindeki nesnelere
indirgemez; o anlamın kültürel bağlam, bakış açısı ve izleyicinin zihinsel
süreçleriyle birlikte ortaya çıktığını vurgular. Fotoğraf, böylece salt belge
değil, yorumlanması gereken bir gösterge hâlini alır.
Ayrıca Hilmi Yavuz’un genel düşünce dünyasında imge (image) kavramı çok merkezidir. Şiirde imge neyse, fotoğrafta da o işlevi görür: Gerçekliğin kendisini değil, onun düşünsel ve duyusal yankısını üretir. Bu anlamda Yavuz’un fotoğrafa bakışı, Barthes ve Kamil Fırat gibi isimlerle örtüşür; çünkü hepsi fotoğrafı “olanın aynadaki yansıması” değil, temsile dayalı bir anlam inşası olarak düşünür. Yavuz için fotoğraf, estetik bir düşünme biçimidir — anlam, görüntüde değil, görüntüyle kurulan ilişkide doğar.
Kitabın tümünde her zaman olduğu gibi herhangi bir gelenek dışarıda bırakılmadan kamera yaklaşımı da şimdiye dek ayrıntılı anlatılan bakış ve görme ilişkisini de ortaya çıkarır. Hilmi Yavuz’un Bakış Kuşu şiirinden alıntıyla bitireyim,
Kuş sananlar yanıldılar
Bir bakıştır dedi kimi
Belki de bir bakış kuşu
Kimseler bilmiyor hala
Güzelliği yaz iklimi
Çiçek boyunca susuşu
Uçardı azala azala
…
Temellük etme, objenin ancak zihinsel
dönüşüme uğranılmasıyla elde edilir. (syf;61)
Kitap: Everest
Yayınları Kasım 2025
Sözcükler Hilmi
Yavuz Fotoğraflar Kamil Fırat
*Bu yazı k24.kitap.org sitesinde 22.01.2026 tarihinde yayınlandı.




