Aslında bu dosya bütünlüğüne
bakarsak, kitap bütünlüğüne, kendimi ait olduğum yerde gibi görüyorum. Herhangi
bir sürgün, herhangi bir varoluş kaygısıyla ilintili olduğunu sanmıyorum
bunların. Benim en büyük çekincem, bana benzemeyen insanlarla birlikte olmak,
bu tabii entelektüel bir kaygı. Çoğun kendimi dipte, en derinde göreceğime
yolculuğa devam etmek daha mantıklı geldi her zaman. Bunun doğal olarak maddi
bir kültür eşyası olan fotoğrafla da ilintisi var. Fotoğraf çekmek yaşamımın
önemli bir bölümünü oluşturuyor. Herhangi bir bağlamda, sokakta, doğada veya bir
yolculuk sırasında çıkan bir fotoğraf, yazının öncülü de olabiliyor veya
bunaltısından kurtarıyor yazının. Dizgeler arası bir buluntu belli ki yazı. Çok
zamandır göçen, göç eden bir topluluk bizim toplumumuz, zaten kitabın başındaki
fotoğrafta bu yolculuğu illa ki tanımlar, zakkumlar ve ılgınlar Akdeniz değilse
nedir.
2.
Çok farklı inançlardan figürler var:
İsa, Musa, Yunus, Aksa, Himalaya… Bütün bu kutsal isim ve mekânları şiirine
alırken, aslında hangi sorunun peşindesin: inanmak mı, sorgulamak mı, yoksa
sadece anlamaya çalışmak mı?
Bu inançların hepsi Anadolu ile
bağlantılı, her zaman dikkatli bir gözle bakan diyemeyeceğim ama az buçuk
simgelerin değerini bilen biri olarak her zaman karşımıza çıkıyor simgeler,
örneğin Safranbolu’da Davut yıldızı ile karşılaşabiliriz, eski bir Safranbolu
evinde, giriş kapısında, kötülüklerden korusun ev halkını diye. Veya bir kilim
üzerinde, bu daha bilindik bir örnek herhangi bir Uzakdoğu’dan gelen bir simge
görebiliriz. Bir de bu bölge İbrahimi dinlerin merkezi konumunda. Urfa’ya
gittiğimde bunu daha çok gördüm, hâlâ bir simgenin içinde eski kent var veya
Konya yolu üzerinde Sultan Hanını gördüğümde, binlerce yıllık kervan yollarının
kenarında durduğunu gözden kaçırmak için epey tuhaf bakmak gerekir Anadolu’ya.
Anadolu belli ki birçok kavmin yerleşkesi, uzak Asya’dan buralara gelirken
neler getirdiklerini, neleri bıraktıklarını görmemek okuyan birinin atlayacağı
bir sanı olmasa gerek. Kıpçakları bilmeden Bizans’ın bir dönemini bilmekte
handiyse zor, Kumanlarla, Kıpçakların esip gürlediği alanları görmemekte zaten
pek doğru olmaz, sonra sonra bizim olduğunu keşfettiğimiz, adına Malazgirt
Meydan Muharebesi dediğimiz savaşımın çok daha öncesine giden, örneğin
İbrahim’in babası Azer’in toprakları da olabilir buralar, bunlarla bazen düş
ve gerçek arasında gezinebilir bir yazar. Bir şair için de bundan daha
verimli topraklar çok azdır, bunların, bu şekilde yazılması elbette tercih
meselesi, doğrudan doğadan beslenmeden yazmak nasıl olasıysa, doğanın içinde
olmak ve tarihin, felsefenin izini sürmekte olası. Masal ya da felsefeyle
bakmak yazarın, şairin tercihi.
3.
“Türkçeme kıyıldı, şivem oldu bu
yaştan sonra” diyorsun. Dil kaybı, alfabe değişimi, unutulan kelimeler… Sence
dilin değişmesi mi insanı daha çok sürgün eder, yoksa coğrafyanın değişmesi mi?
İstanbul Türkçesini tercih ederim, İstanbul şivesini,
buradaki benzetme alegori, biraz da tüzüklerle
boğuşa boğuşa diyor ya şair, önce matbaada gazaba uğruyor bu kelime, öyle
deniyor ya, işte tüzüklerin, devletin beni getirdiği bir durum olabilir bu.
Yani doğrudan söylemek gerekirse Ankara bana çok uzak, uzak bir kent, ilk
öğrencilik yıllarımda Akdeniz’den gelip de ısınamadığım kent olarak kaldı.
Hiçbir zaman şivem olmadı, varsa da kimse söylemedi, demek ki dikkat çeken bir
yan yok Türkçemde, olsaydı da zoruma
gitmezdi, babaannemin konuştuğu sözcükler kadarını bilmiyorum, kayran
kelimesini anımsadım geçen gün bir şairimizde, güzel kelime. Yörüklerin kelimelerine
bakıyorum bazen, şivelerine, geçen gün tekrar dikkatimi çekti, Orta Asya’dan
getirdikleriyle han’diyse birebir aynı, fakat gittikçe televizyon Türkçesine
boğuluyorlar artık, boğuldular onlarda. Örneğin Türkistan’da birkaç ay kalmak
isterdim, büyük olasılıkla birkaç ayda çözerdim bu şiveyi.
Sürgün olmak soruna gelince, evet sen
Almanya’da ikamet ediyorsun, uzun bir süredir Almanya’dasın, yukarıda bir yerde
söylediğim gibi insan kendine benzeyenlerle birlikte yaşar, hatta mutludur. Bu
mutluluk kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor, umut kelimesi gibi, Türkçenin
konuşulduğu her yer bir Türkiye olmaz elbette fakat belirleyici unsurun dil
olduğunu unutmamak gerekiyor. Arapça kelimeler dilimize yerleşmiş, yalnız
Arapça da değil malum, bir ekinsel öge olarak da onu, o dilden kelimeleri
kullananlar var, Türkçenin gelişmesine engel mi bu, soruya yanıtı yıllar önce
verdiler. Coğrafya ile aram hep iyiydi fotoğraf bağlamında, belirleyici unsur
benim için dil oldu. Zakkum ve ılgın bir coğrafya ve fakat Kara Derviş ve Akça
kızın görmediği diyebilir miyim?
4.
Şairlik bugün hâlâ ayrıcalıklı bir
kimlik mi, yoksa sosyal medyanın hızında sıradan bir “içerik üreticiliği”ne mi
dönüştü? Sen kendini hâlâ “şair” gibi hissediyor musun?
Ben şimdiye dek bir ayrıcalığını
görmedim, Divan şairlerinin veya Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde varsa da
ayrıcalıkları, örneğin Yahya Kemal Beyatlı gibi onlar başka bir dizge, çoğu
dergiden bile yanıt alamıyor pek çok şair, yazar bugün. İnanır mısınız bilemem,
kendimi zerre şair olarak görmedim, hâlâ da görmem, bazen iyi bir yazım var, iyi
bir şiir galiba derim kendi kendime, fakat Melih Cevdet Anday’ın dediği gibi
kendini hissettiriyor şiir, yazı, sonra kendiliğinden başka bir şiire, başka
bir yazıya doğru gidiyor. Zaten insanın kendine şair demesi de biraz komik olur, bunu biraz da okurlar
belirler, bir entelijansiya varsa, işte benim çevremde, eğer bu entelijansiya
varsa beni dikkate alır mı bundan da emin değilim, bir entelijansiya da istemem
zaten, erdem denen değerler dizgesinin entelijansiya da olması günümüzde
gerekli mi, var böyle klikler, yalnız bir siyasal betimleme gibi olanlar da var,
ne keder, yazgı! Bu ülkede, bu ülkenin
dilini kullanarak yazıyorum. Kendime ait bir dilim olmasını tercih ederim, Türkçem
Benim Ses Bayrağım kendime ait topraklarda, kendime ait bu yazma denen istenç
varsa, bu bir sıradan müzikal bir heyecan değilse, yazdıklarım Anday’ın
dizelerinin beni taşıdığı yere başkalarını da taşıyorsa elbette kalacaktır,
küçük bir zincirin halkasıyım, bir teknolojik zıplama olmayı zerre istemem. Zıplamaya eskiden Fütürizm denirdi
şimdi içerik üreticiliği, reel vb
deniyor, bilmem kaç bin takipçim var, pek de umurumda değil, istesem olurdu her
halde, bilmem kaç bin takipçim… Bunlar okur mu? Yaşantımızda yeri olsa da
uygulayımın, uygulayımdan çok, techneden
çok, insanı insan yapan değerler önemli bence, hani sizin bölümde,
üniversitede, felsefe hocanızın dediği gibi ilerleyen tek şey teknoloji
olmamalı.
5. Dijital çağda şiirler artık PDF,
Instagram postu, tweet olarak dolaşıyor. Senin için şiirin “basılı kitap”
olması hâlâ bir gereklilik mi, yoksa şiir zaten mecrasını kendi bulur mu?
Bunu internetin gelişiminden beri
söylerler, seninle bilgisayar mühendisliği bölümüne gidip, bilgisayarların
gelişimine baktığımız yerden nerelere geldik, bu sene doksan altıda değil
miydi? Gerekli mi yazılı şiir, kişi biraz
da arayandır, anımsıyorum da okuyarak, bir yerden başlayarak olur yazı,
yazı zaten ne denli yadsınsa da içsel ve dışsal bir yolculuk, içsel yolculuğu
ne denli ileri götürmeye çalışırsak o bizimle olur, hani PDF’de bir yerlere
ulaşır, X’de, Instagram’da nasıl olacak bunlar, fotoğraf tamam da, ya yazı,
buralar hâlâ bir kartvizit benim gözümde, bu kartvizitin yanında, bir apsisi olmayan, bir çerçeveyle beraber, varacağı yer olmayan, eğlence sektörüne tamamen
uzağım, gerek var mı bu denli sırnaşıklığa, yazı denen, şiir denen bir
sırnaşıklık değil ki, insanı, insan yapan en önemli özelliği konuşması,
düşünmesi ve dili.
6. Şiirlerinde
tarih, mitoloji, kutsal figürler var. Dijital çağda genç kuşak bunların çoğunu
bilmiyor. Okurun bilgisizliği seni sınırlar mı, yoksa şiirin görevi zaten
unutulmuş olanı yeniden hatırlatmak mıdır?
Gene konu Ece Ayhan’a gelecek: Ece
Ayhan’ın şiirini kendime yakın bulmam, okudum, okurum, bir yerlere ulaştırdı
beni; Onun bir cümlesi var “anlamazsa anlamasın…” diyor ya, çok daha ibretlik bir kelimeyi
ekleyerek tümce sonuna, insana dair ilkin ne varsa yüzey yapıda, onu anlasınlar, Özdemir İnce’nin dediği gibi,
yazıda ilkin anlaşılması gereken odur
zaten, sonra irdeliye irdeliye bir yere varılır, önceliğim yüzeyde kendilerine
bir varış yeri oluştursunlar, gençler
veya yaşça ilerlemiş okurlar, belki yazanlar,
alımlayıcılar. Daha derine diyorum imdi, şu an burada gerektiği için,
çünkü bu süreç zerre kolay değildir, ilkin okuru, genç okuru epey
zorlayacaktır, sonra sonra daha yukarılara taşıyacaktır. Benim görevim hiçbir
zaman ilkesel, doğrusal bir hattı okura iletmek değil. Bunun için köşe yazıları,
siyasal partiler, dernekler var, isteyenler oralarda düz tümcelerle dertlerini,
ilkelerini paylaşabilirler. Yer yer elbette geçerli bu tarz dizeler, tümceler,
bunlara zaten Türkçede yan anlam
deniyor, ama bir yazıyı, şiiri bütününden ayırmak pek de akıllıca olmasa gerek.
Tarihin, felsefenin, sanat tarihinin
bir yerlere referans olması elbette gerekir ama illaki sıradan bir okur
olacağım diyorsa okur/alımlayıcı, Ece
Ayhan gibi küfretmeye de gerek yok, bu da her çaba gibi uzun bir uğraş gerektirmemeli,
ben sonuçta yalnız yemeğin tadına bakacağım, yedikten sonra keyfime bakacağım
diyen birine, bana ne kardeşim aşçı olacaksın diyemem, gusto başka. Unutmaya gelince, zaten ne kadar kalacağım emin
değilim, bunu da zamana bırakabiliriz galiba.
7.
Senin şiirlerinde görsel (fotoğraf)
ile yazı arasında bir bağ var. Fotoğraf çağında yaşıyoruz: her şey
görselleşirken şiirin söze dayalı varlığı sence zayıflıyor mu, yoksa tam
tersine şiir söze yeni bir güç katıyor mu?
Vardır belki fotoğrafla yazı arasındaki
bağım, fakat daha çok fotoğrafın bittiği yerde başlar yazı benim için, daha
öncesi de olabilir modern zamanlarda, tarihte öyle diyemiyoruz, mağara
resimleri daha önce olabilir, sözden önce, bilemiyoruz, bilip de diyenimiz yok! Örneğin herkesin bildiği Afgan Kız üzerine bir şiir yazmak bana
gereksiz gelir, söz deyince sanki biraz da sözel bir yaklaşımdan mı
bahsediyoruz emin değilim. Fotoğraf makinesi, her makine gibi epey duygusuz bir nesne, onunla çektiğim
fotoğraf, yazının yanında, yazının anlattıklarıyla örtüşebilir uzağına düşebilir,
benim gözümde fotoğraf yazı ile kesişebilir, çoğun kesişmez ama “iyi fotoğraf”
iyi fotoğraftır sonuçta. Tabii bunlar basın fotoğrafı değil bahsettiğim; “iyi yazı
”da iyi yazıdır, ikisini aynı kotada birleştireceğim diye zerre düşünmedim, ama
buluştukları yerden yazıya ve fotoğrafa baktım. Derler ya; Şiir gibi fotoğraf, şiir gibi
manzara. Bunlar kişisel bakışların seçmeci/eklettik cümleleri, bu tarz
kalıplar da kişisel olduğu için, kişiden kişiye değişir. İnsanlar konuştuğu
sürece yazı olacak, şiirde olacak, hangi şekle
girer bilemem, keşke o denli malumatım, bilgim olsaydı, ona göre yazar, ona
göre çekerdim fotoğrafı, daha çok insana seslenir miydim, popüler mi olurdum…
8.
Cumhuriyet dönemi şairleri, şiiri
“toplumsal ödev” gibi gördüler. Senin şiirin daha bireysel, daha kültürel
katmanlı görünüyor. Sence şair bugün toplum karşısında neyle sorumlu?
Yazının, us denen, akıl denen yerde
başladığını bilmemiz gerekiyor, usla bilincin ve duyguların bir arada olması
yazının nirengi noktası, biçim ve içerik
nedir, iki arada bir derede kalmadan oluşan epey uğraş isteyen, yer yer hatta kutsal olduğu düşünülen bir silsileler
bütünü. Evet silsile, yazının daha öncesini bilemezse yazar, kendinden
öncesinden haberi yoksa okumamışsa kendini önemli bir yerde görebilir yazıya
başlayan, vardır böyleleri değil mi? Böyle olunca ustan geçince, akıl hastalığı
olmadığı kesin yazının, toplumsal görevleri olduğu da kesin yazının, bu
toplumsal ödev olmamalı fakat kişinin yaşantısındaki yolculuğuna yardım etmekle
sorumlu, bir pencereden bakmasını sağlamakla sorumlu. Evet, yazın tarihinde
ulamlarla, dizgelerle bilim insanları için belirli koşullar oluşturulmalı:
Milli Edebiyat, Sosyalist Edebiyat, II. Yeniciler, Garip akımı gibi, ben
kendimi herhangi bir ulamda görmek istemem, bunu elli, yüz yıl sonra bilim
insanları incelemelerine yardımcı olacaksa yapsınlar, benim için sorun değil,
bir hocamız Ahmet Yesevi Üniversitesinin sayfasında gördüm, bir ansiklopedi de
yapmış beni bir ulama sokmuş, bu inceleme için sorun değil, bir bilim insanı
unvanı taşıdığım için bendeniz de yaptım ulam, yaparım, bunlar olmalı, toplum
için sorumluluğum varsa, dile katkım olsun, bilim insanı tavrım dışında, dil
için önemli yazdıkları desinler, başkaca bir beklentim yok.
Şarkılar, marşlar olsa hoşuma gider
mi bilemem yazdıklarımdan, dinlemeden bunları söylemek, dillerden düşmemek
herkesin isteyeceği bir varoluş şekli, benim şiirlerim için bunlar pek olasılık
dâhilinde değil sanki. Bir ara arabada giderken bir Rap müzik dikkatimi çekti,
kendiliğinden değişen istasyonlar can sıkıcı, benim yazdıklarıma yakın olabilir
dedim, zerre ilgim yok ki Rap’a, yazıda anlık heyecana, duyguya yeni yetmelik
mi bunlar…




