Bilinç ne denli önemli. Gece!

horror vacui


Sis, vadinin taşlarını bir el yazmasının silinmiş satırları gibi örtüyordu. İki Mevlevi derviş, başlarındaki sikkelerle, karşılarında yükselen gotik katedrale baktıklarında bunun yalnızca bir yapı olmadığını hemen sezmişlerdi. Taş, burada taş olmaktan çıkmış; anlamın kendisi hâline gelmişti. Her kemer bir cümle, her vitray kırığı bir şerh gibiydi. Katedralin horror vacui ile örülmüş cephesi, boşluğa duyulan korkudan değil, Tanrı’nın suskunluğunu kelimelerle doldurma arzusundan doğmuştu. Dervişlerden yaşlı olanı, “Bu bina,” dedi fısıltıyla, “zikri taşla yapanların tekkesi.” Genç olanı sustu; çünkü bazı yapılar okunmaz, yalnızca çözümlenir.

Yolları buraya düşmüştü, evet, ama yollar masum değildir. Her yol bir yoruma çıkar. Katedralin kapısına yaklaştıklarında, içeriden gelen ayak sesleriyle birlikte bir başka ses daha duyuldu: metnin sesi. Latince dualar, Arapça nefeslerle çarpışıyor, taşın belleğinde yankılanıyordu. Dervişler içeri girmedi; çünkü Mevlevilikte asıl yol içe doğruydu. Buna rağmen, katedral onların içlerine girdi. Birinin zihninde İbn Arabî’nin vahdet-i vücûdu ile Aquinas’ın düzenli kozmolojisi çarpıştı; ötekinin kalbinde ise tek bir soru döndü durdu: Tanrı, kendini daha çok saklayan mıydı, yoksa daha çok gösteren mi?

Geri döndüklerinde vadide bıraktıkları ayak izleri silinmişti. Katedral ise oradaydı; ama artık daha küçük görünüyordu. Çünkü anladılar ki devasa olan yapı değil, ona yüklenen anlamdı.  Çok sevilen türden bir hakikat gibi: ne bütünüyle gerçek ne de tümüyle kurmaca. Katedral, bir yorumlar labirentiydi; dervişlerse o labirentten geçmeden, labirenti çözmüşlerdi. Ve belki de en büyük sapkınlık şuydu: Hakikat tek bir mimariye sığmazdı, ama her mimari hakikati öykünmeye çalışırdı.