Bilinç ne denli önemli. Gece!

Emin Arıcı ile Söyleşi

 





1.                 Şiirlerinde hep bir sürgün, bir yersizlik duygusu var. Bu sadece tarihsel bir acı mı, yoksa kişisel hayatında da hiç “yerleşememek” gibi bir hisle mi yaşadın?

 

Aslında bu dosya bütünlüğüne bakarsak, kitap bütünlüğüne, kendimi ait olduğum yerde gibi görüyorum. Herhangi bir sürgün, herhangi bir varoluş kaygısıyla ilintili olduğunu sanmıyorum bunların. Benim en büyük çekincem, bana benzemeyen insanlarla birlikte olmak, bu tabii entelektüel bir kaygı. Çoğun kendimi dipte, en derinde göreceğime yolculuğa devam etmek daha mantıklı geldi her zaman. Bunun doğal olarak maddi bir kültür eşyası olan fotoğrafla da ilintisi var. Fotoğraf çekmek yaşamımın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Herhangi bir bağlamda, sokakta, doğada veya bir yolculuk sırasında çıkan bir fotoğraf, yazının öncülü de olabiliyor veya bunaltısından kurtarıyor yazının. Dizgeler arası bir buluntu belli ki yazı. Çok zamandır göçen, göç eden bir topluluk bizim toplumumuz, zaten kitabın başındaki fotoğrafta bu yolculuğu illa ki tanımlar, zakkumlar ve ılgınlar Akdeniz değilse nedir.

 

2.                  Çok farklı inançlardan figürler var: İsa, Musa, Yunus, Aksa, Himalaya… Bütün bu kutsal isim ve mekânları şiirine alırken, aslında hangi sorunun peşindesin: inanmak mı, sorgulamak mı, yoksa sadece anlamaya çalışmak mı?

 

Bu inançların hepsi Anadolu ile bağlantılı, her zaman dikkatli bir gözle bakan diyemeyeceğim ama az buçuk simgelerin değerini bilen biri olarak her zaman karşımıza çıkıyor simgeler, örneğin Safranbolu’da Davut yıldızı ile karşılaşabiliriz, eski bir Safranbolu evinde, giriş kapısında, kötülüklerden korusun ev halkını diye. Veya bir kilim üzerinde, bu daha bilindik bir örnek herhangi bir Uzakdoğu’dan gelen bir simge görebiliriz. Bir de bu bölge İbrahimi dinlerin merkezi konumunda. Urfa’ya gittiğimde bunu daha çok gördüm, hâlâ bir simgenin içinde eski kent var veya Konya yolu üzerinde Sultan Hanını gördüğümde, binlerce yıllık kervan yollarının kenarında durduğunu gözden kaçırmak için epey tuhaf bakmak gerekir Anadolu’ya. Anadolu belli ki birçok kavmin yerleşkesi, uzak Asya’dan buralara gelirken neler getirdiklerini, neleri bıraktıklarını görmemek okuyan birinin atlayacağı bir sanı olmasa gerek. Kıpçakları bilmeden Bizans’ın bir dönemini bilmekte handiyse zor, Kumanlarla, Kıpçakların esip gürlediği alanları görmemekte zaten pek doğru olmaz, sonra sonra bizim olduğunu keşfettiğimiz, adına Malazgirt Meydan Muharebesi dediğimiz savaşımın çok daha öncesine giden, örneğin İbrahim’in babası Azer’in toprakları da olabilir buralar, bunlarla  bazen düş ve gerçek arasında gezinebilir bir yazar. Bir şair için de bundan daha verimli topraklar çok azdır, bunların, bu şekilde yazılması elbette tercih meselesi, doğrudan doğadan beslenmeden yazmak nasıl olasıysa, doğanın içinde olmak ve tarihin, felsefenin izini sürmekte olası. Masal ya da felsefeyle bakmak yazarın, şairin tercihi.

 

 

3.                  “Türkçeme kıyıldı, şivem oldu bu yaştan sonra” diyorsun. Dil kaybı, alfabe değişimi, unutulan kelimeler… Sence dilin değişmesi mi insanı daha çok sürgün eder, yoksa coğrafyanın değişmesi mi?

 

İstanbul Türkçesini tercih ederim, İstanbul şivesini, buradaki benzetme alegori, biraz da tüzüklerle boğuşa boğuşa diyor ya şair, önce matbaada gazaba uğruyor bu kelime, öyle deniyor ya, işte tüzüklerin, devletin beni getirdiği bir durum olabilir bu. Yani doğrudan söylemek gerekirse Ankara bana çok uzak, uzak bir kent, ilk öğrencilik yıllarımda Akdeniz’den gelip de ısınamadığım kent olarak kaldı. Hiçbir zaman şivem olmadı, varsa da kimse söylemedi, demek ki dikkat çeken bir yan yok Türkçemde,  olsaydı da zoruma gitmezdi, babaannemin konuştuğu sözcükler kadarını bilmiyorum, kayran kelimesini anımsadım geçen gün bir şairimizde,  güzel kelime. Yörüklerin kelimelerine bakıyorum bazen, şivelerine, geçen gün tekrar dikkatimi çekti, Orta Asya’dan getirdikleriyle han’diyse birebir aynı, fakat gittikçe televizyon Türkçesine boğuluyorlar artık, boğuldular onlarda. Örneğin Türkistan’da birkaç ay kalmak isterdim, büyük olasılıkla birkaç ayda çözerdim bu şiveyi.

Sürgün olmak soruna gelince, evet sen Almanya’da ikamet ediyorsun, uzun bir süredir Almanya’dasın, yukarıda bir yerde söylediğim gibi insan kendine benzeyenlerle birlikte yaşar, hatta mutludur. Bu mutluluk kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor, umut kelimesi gibi, Türkçenin konuşulduğu her yer bir Türkiye olmaz elbette fakat belirleyici unsurun dil olduğunu unutmamak gerekiyor. Arapça kelimeler dilimize yerleşmiş, yalnız Arapça da değil malum, bir ekinsel öge olarak da onu, o dilden kelimeleri kullananlar var, Türkçenin gelişmesine engel mi bu, soruya yanıtı yıllar önce verdiler. Coğrafya ile aram hep iyiydi fotoğraf bağlamında, belirleyici unsur benim için dil oldu. Zakkum ve ılgın bir coğrafya ve fakat Kara Derviş ve Akça kızın görmediği diyebilir miyim?

 

4.                  Şairlik bugün hâlâ ayrıcalıklı bir kimlik mi, yoksa sosyal medyanın hızında sıradan bir “içerik üreticiliği”ne mi dönüştü? Sen kendini hâlâ “şair” gibi hissediyor musun?

 

Ben şimdiye dek bir ayrıcalığını görmedim, Divan şairlerinin veya Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde varsa da ayrıcalıkları, örneğin Yahya Kemal Beyatlı gibi onlar başka bir dizge, çoğu dergiden bile yanıt alamıyor pek çok şair, yazar bugün. İnanır mısınız bilemem, kendimi zerre şair olarak görmedim, hâlâ da görmem, bazen iyi bir yazım var, iyi bir şiir galiba derim kendi kendime, fakat Melih Cevdet Anday’ın dediği gibi kendini hissettiriyor şiir, yazı, sonra kendiliğinden başka bir şiire, başka bir yazıya doğru gidiyor. Zaten insanın kendine şair demesi de biraz komik olur, bunu biraz da okurlar belirler, bir entelijansiya varsa, işte benim çevremde, eğer bu entelijansiya varsa beni dikkate alır mı bundan da emin değilim, bir entelijansiya da istemem zaten, erdem denen değerler dizgesinin entelijansiya da olması günümüzde gerekli mi, var böyle klikler, yalnız bir siyasal betimleme gibi olanlar da var, ne keder, yazgı!  Bu ülkede, bu ülkenin dilini kullanarak yazıyorum. Kendime ait bir dilim olmasını tercih ederim, Türkçem Benim Ses Bayrağım kendime ait topraklarda, kendime ait bu yazma denen istenç varsa, bu bir sıradan müzikal bir heyecan değilse, yazdıklarım Anday’ın dizelerinin beni taşıdığı yere başkalarını da taşıyorsa elbette kalacaktır, küçük bir zincirin halkasıyım, bir teknolojik zıplama olmayı zerre istemem. Zıplamaya eskiden Fütürizm denirdi şimdi içerik üreticiliği, reel vb deniyor, bilmem kaç bin takipçim var, pek de umurumda değil, istesem olurdu her halde, bilmem kaç bin takipçim… Bunlar okur mu? Yaşantımızda yeri olsa da uygulayımın, uygulayımdan çok, techneden çok, insanı insan yapan değerler önemli bence, hani sizin bölümde, üniversitede, felsefe hocanızın dediği gibi ilerleyen tek şey teknoloji olmamalı.

 

              5.          Dijital çağda şiirler artık PDF, Instagram postu, tweet olarak dolaşıyor. Senin için şiirin “basılı kitap” olması hâlâ bir gereklilik mi, yoksa şiir zaten mecrasını kendi bulur mu?

 

Bunu internetin gelişiminden beri söylerler, seninle bilgisayar mühendisliği bölümüne gidip, bilgisayarların gelişimine baktığımız yerden nerelere geldik, bu sene doksan altıda değil miydi? Gerekli mi yazılı şiir, kişi biraz da arayandır, anımsıyorum da okuyarak, bir yerden başlayarak olur yazı, yazı zaten ne denli yadsınsa da içsel ve dışsal bir yolculuk, içsel yolculuğu ne denli ileri götürmeye çalışırsak o bizimle olur, hani PDF’de bir yerlere ulaşır, X’de, Instagram’da nasıl olacak bunlar, fotoğraf tamam da, ya yazı, buralar hâlâ bir kartvizit benim gözümde, bu kartvizitin yanında, bir apsisi olmayan, bir çerçeveyle beraber, varacağı yer olmayan, eğlence sektörüne tamamen uzağım, gerek var mı bu denli sırnaşıklığa, yazı denen, şiir denen bir sırnaşıklık değil ki, insanı, insan yapan en önemli özelliği konuşması, düşünmesi ve dili.

 

6.          Şiirlerinde tarih, mitoloji, kutsal figürler var. Dijital çağda genç kuşak bunların çoğunu bilmiyor. Okurun bilgisizliği seni sınırlar mı, yoksa şiirin görevi zaten unutulmuş olanı yeniden hatırlatmak mıdır?

 

Gene konu Ece Ayhan’a gelecek: Ece Ayhan’ın şiirini kendime yakın bulmam, okudum, okurum, bir yerlere ulaştırdı beni; Onun bir cümlesi var “anlamazsa anlamasın…”  diyor ya, çok daha ibretlik bir kelimeyi ekleyerek tümce sonuna, insana dair ilkin ne varsa yüzey yapıda,  onu anlasınlar, Özdemir İnce’nin dediği gibi, yazıda ilkin anlaşılması gereken odur zaten, sonra irdeliye irdeliye bir yere varılır, önceliğim yüzeyde kendilerine bir varış yeri oluştursunlar,  gençler veya yaşça ilerlemiş okurlar, belki yazanlar,  alımlayıcılar. Daha derine diyorum imdi, şu an burada gerektiği için, çünkü bu süreç zerre kolay değildir, ilkin okuru, genç okuru epey zorlayacaktır, sonra sonra daha yukarılara taşıyacaktır. Benim görevim hiçbir zaman ilkesel, doğrusal bir hattı okura iletmek değil. Bunun için köşe yazıları, siyasal partiler, dernekler var, isteyenler oralarda düz tümcelerle dertlerini, ilkelerini paylaşabilirler. Yer yer elbette geçerli bu tarz dizeler, tümceler, bunlara zaten Türkçede yan anlam deniyor, ama bir yazıyı, şiiri bütününden ayırmak pek de akıllıca olmasa gerek.

Tarihin, felsefenin, sanat tarihinin bir yerlere referans olması elbette gerekir ama illaki sıradan bir okur olacağım diyorsa okur/alımlayıcı,  Ece Ayhan gibi küfretmeye de gerek yok, bu da her çaba gibi uzun bir uğraş gerektirmemeli, ben sonuçta yalnız yemeğin tadına bakacağım, yedikten sonra keyfime bakacağım diyen birine, bana ne kardeşim aşçı olacaksın diyemem, gusto başka. Unutmaya gelince, zaten ne kadar kalacağım emin değilim, bunu da zamana bırakabiliriz galiba.

 

7.      Senin şiirlerinde görsel (fotoğraf) ile yazı arasında bir bağ var. Fotoğraf çağında yaşıyoruz: her şey görselleşirken şiirin söze dayalı varlığı sence zayıflıyor mu, yoksa tam tersine şiir söze yeni bir güç katıyor mu?

 

Vardır belki fotoğrafla yazı arasındaki bağım, fakat daha çok fotoğrafın bittiği yerde başlar yazı benim için, daha öncesi de olabilir modern zamanlarda, tarihte öyle diyemiyoruz, mağara resimleri daha önce olabilir, sözden önce, bilemiyoruz, bilip de diyenimiz yok! Örneğin herkesin bildiği Afgan Kız üzerine bir şiir yazmak bana gereksiz gelir, söz deyince sanki biraz da sözel bir yaklaşımdan mı bahsediyoruz emin değilim. Fotoğraf makinesi, her makine gibi epey duygusuz bir nesne, onunla çektiğim fotoğraf, yazının yanında, yazının anlattıklarıyla örtüşebilir uzağına düşebilir, benim gözümde fotoğraf yazı ile kesişebilir, çoğun kesişmez ama “iyi fotoğraf” iyi fotoğraftır sonuçta. Tabii bunlar basın fotoğrafı değil bahsettiğim; “iyi yazı ”da iyi yazıdır, ikisini aynı kotada birleştireceğim diye zerre düşünmedim, ama buluştukları yerden yazıya ve fotoğrafa baktım. Derler ya; Şiir gibi fotoğraf, şiir gibi manzara. Bunlar kişisel bakışların seçmeci/eklettik cümleleri, bu tarz kalıplar da kişisel olduğu için, kişiden kişiye değişir. İnsanlar konuştuğu sürece yazı olacak, şiirde olacak, hangi şekle girer bilemem, keşke o denli malumatım, bilgim olsaydı, ona göre yazar, ona göre çekerdim fotoğrafı, daha çok insana seslenir miydim, popüler mi olurdum…

 

8.      Cumhuriyet dönemi şairleri, şiiri “toplumsal ödev” gibi gördüler. Senin şiirin daha bireysel, daha kültürel katmanlı görünüyor. Sence şair bugün toplum karşısında neyle sorumlu?

 

Yazının, us denen, akıl denen yerde başladığını bilmemiz gerekiyor, usla bilincin ve duyguların bir arada olması yazının nirengi noktası, biçim ve içerik nedir, iki arada bir derede kalmadan oluşan epey uğraş isteyen, yer yer hatta kutsal olduğu düşünülen bir silsileler bütünü. Evet silsile, yazının daha öncesini bilemezse yazar, kendinden öncesinden haberi yoksa okumamışsa kendini önemli bir yerde görebilir yazıya başlayan, vardır böyleleri değil mi? Böyle olunca ustan geçince, akıl hastalığı olmadığı kesin yazının, toplumsal görevleri olduğu da kesin yazının, bu toplumsal ödev olmamalı fakat kişinin yaşantısındaki yolculuğuna yardım etmekle sorumlu, bir pencereden bakmasını sağlamakla sorumlu. Evet, yazın tarihinde ulamlarla, dizgelerle bilim insanları için belirli koşullar oluşturulmalı: Milli Edebiyat, Sosyalist Edebiyat, II. Yeniciler, Garip akımı gibi, ben kendimi herhangi bir ulamda görmek istemem, bunu elli, yüz yıl sonra bilim insanları incelemelerine yardımcı olacaksa yapsınlar, benim için sorun değil, bir hocamız Ahmet Yesevi Üniversitesinin sayfasında gördüm, bir ansiklopedi de yapmış beni bir ulama sokmuş, bu inceleme için sorun değil, bir bilim insanı unvanı taşıdığım için bendeniz de yaptım ulam, yaparım, bunlar olmalı, toplum için sorumluluğum varsa, dile katkım olsun, bilim insanı tavrım dışında, dil için önemli yazdıkları desinler, başkaca bir beklentim yok.

Şarkılar, marşlar olsa hoşuma gider mi bilemem yazdıklarımdan, dinlemeden bunları söylemek, dillerden düşmemek herkesin isteyeceği bir varoluş şekli, benim şiirlerim için bunlar pek olasılık dâhilinde değil sanki. Bir ara arabada giderken bir Rap müzik dikkatimi çekti, kendiliğinden değişen istasyonlar can sıkıcı, benim yazdıklarıma yakın olabilir dedim, zerre ilgim yok ki Rap’a, yazıda anlık heyecana, duyguya yeni yetmelik mi bunlar…

 

Bu söyleşi Dünyaların Çoğulluğu adlı derginin ilk sayısında yayınlandı.