Elbette bu saçma bir görüş olurdu,
fakat bir de şöyle baksam; Mecnun’un onca acıyı çekmesi, yer kürenin bağlamında
değil mi? Bunlar pek de öyle görünmez anlatı boyunca, aşkın bir soru var
sonuçta, Mecnun’da, Leyla’da bir temsil figürü mü?
Kim, hangi görüş, Leylâ ve Mecnun
figürlerini, temsil rejimini aşındıran işlevler olarak ele
alır. Leylâ vü Mecnun anlatısı, İslam
düşünce geleneğinde çoğunlukla temsil rejimi içinde okunmuş; aşk, aşkın bir
hakikatin mecazı olarak kavranmış, anlatıdaki figürler ise göksel düzenin
yeryüzündeki karşılıkları olarak yorumlanmıştır. Bu okuma biçimi, Farabî ile sistematik hâle gelen kozmolojik ve
siyasal bir ontolojiye dayanır. Farabî’de hakikat aşkındır; akıllar hiyerarşisi
yoluyla sudûr eder ve insan dünyasında, temsil aracılığıyla
görünür. Bu nedenle hayal gücü, şiir ve mit, hakikatin zorunlu dilleridir.
Yer ile gök arasındaki ayrım, ontolojik ve
epistemolojik bir ayrımdır. Toprak, göğün izdüşümüdür; şehir, kozmik düzenin
yeryüzündeki temsili; aşk anlatısı ise bu düzenin insani düzlemde algılanabilir
hâlidir. Bu bağlamda Leylâ’nın göksel hakikatin temsili, Mecnun’un ise bu
temsile yönelen insan nefsi olarak okunması Farabîci ontoloji açısından tutarlı
ve meşrudur.
Bu temsil rejimi, anlamı dikey bir
hiyerarşi içinde sabitler. Figürler, kendileri olmaktan çok başka bir şeye
gönderme yapan işaretlere dönüşür. Leylâ’ya yönelen aşk, temsil ettiği aşkın anlam nedeniyle değer kazanır. Toprak da bu rejimde
simgesel olarak temellük edilir: göksel düzenin yeryüzüne kazındığı, normatif
olarak biçimlendirildiği bir yüzey hâline gelir. Medine, hukuk ve ahlak, bu
temellük biçiminin kurumsal ifadeleridir. Toprak artık yalnızca üzerinde
yaşanan, anlamın sabitlendiği ve korunduğu bir mekândır.
Endülüs düşüncesi, bu temsilci yapıyı
tümüyle terk etmeksizin önemli bir eşik oluşturur. İbn Arabî ile birlikte
yer–gök ayrımı ontolojik kesinliğini kaybeder; hakikat artık yalnızca yukarıdan
aşağıya ve her yerde tecelli eden bir oluş hâline gelir.
Temsil ortadan kalkmaz, fakat çoğullaşır; tek bir merkeze bağlı olmaktan çıkar.
Endülüs’te toprak, göğün katı bir izdüşümü olmaktan ziyade, tecellinin çoğul
yüzeyi olarak kavranır. Bahçeler, su kanalları, mimari düzen ve şiir, toprağın
mutlak biçimde temellük edilmesinin yanı sıra, anlamla sürekli yeniden kurulmasının
araçlarıdır. Burada temellük, egemenlikçi ve kapalı bir sabitleme, mesken
tutma, yerleşme ve geçicilik arasında salınan poetik bir ilişki biçimidir.
Bu bağlamda Leylâ vü Mecnun anlatısı
da dönüşür. Leylâ hâlâ ilahî güzelliğin mazharıdır; fakat artık tekil bir
işaret ve çoklu tecellilerin düğüm noktasıdır. Mecnun’un çöllere düşmesi,
toplumdan ve dilden kopması, insan-merkezli
varoluşun sınırlarının zorlandığı bir deney alanıdır. Yine de Endülüs düşüncesi
temsili bütünüyle askıya almaz; yer–gök, zahir–batın, insan–ilahi ayrımları
geçirgenleşir ama ortadan kalkmaz. Bu nedenle Endülüs, temsilin hüküm sürdüğü
bir düzen ile temsilin çözülmeye başladığı bir eşik arasında konumlanır.
Deleuze ve Guattari ile birlikte ise
ontolojik zemin köklü biçimde değişir. Burada sorun, temsillerin çoğaltılması
ya da esnetilmesiyle birlikte, temsil rejiminin kendisidir. Anlam artık aşkın bir
merkeze gönderme yapmaz; içkin olarak üretilir. Mitolojik figürler, sembolik
karşılıklar olmaktan çıkar; güçlerin, yoğunlukların ve oluşların düğüm
noktaları hâline gelir. Leylâ bu bağlamda göksel bir hakikatin işareti, aşkın yoğunluğunu tetikleyen bir kuvvettir. Mecnun ise bu kuvvetin
etkisiyle çözülen, kimliğini, adını ve merkezî özne konumunu yitiren bir oluş
hattıdır. Burada yer–gök karşıtlığı anlamını yitirir; ikisi de aynı içkinlik
düzleminde işleyen fonksiyonlara dönüşür.
Bu dönüşüm, toprağın simgesel
temellük edilişi fikrini de kökten sarsar. Deleuze & Guattari’de toprak,
sabit bir anlamın yazıldığı bir yüzey, sürekli yurtlanma ve çözülme
hareketlerinin gerçekleştiği dinamik bir alandır. Toprak üzerinde egemenlik
kurmakla birlikte, belirli bir süreliğine yer tutmak söz konusudur. Bu perspektiften
bakıldığında Endülüs, ne Farabîci anlamda toprağın normatif olarak temellük edildiği
bir düzen, ne de temsilin tümüyle askıya alındığı bir içkinlik alanıdır. O,
anlamın toprak üzerinde sürekli yer değiştirdiği, sabitlenmeden yaşandığı
tarihsel bir deneyimdir.
Sonuç olarak Leylâ vü Mecnun
anlatısı, Farabî’de temsilin kozmolojik düzeni içinde; Endülüs’te tecellinin
çoğul yüzeyinde; Deleuze & Guattari’de ise oluşun içkin düzleminde farklı
ontolojik rejimlere eklemlenir. Bu farklılıklar birbirini yanlışlamaz, fakat
birbirine indirgenemez. Metnin tutarlılığı, bu rejimleri uzlaştırmanın yanı sıra,
aralarındaki gerilimi açık tutmakta yatar. Böyle bakıldığında Leylâ ve Mecnun,
yer ile gök arasındaki karşılıklar ve temsilin kurulduğu, esnediği ve
sonunda askıya alındığı farklı düşünce evrenlerinde değişen işlevler üstlenen
figürler olarak okunabilir. Bu okuma, aşkı ne yalnızca metafizik bir anlamın
taşıyıcısına indirger ne de romantik bir öznel deneyime hapseder; aşkı, insanı
da aşan bir ontolojik kuvvet olarak düşünmeyi mümkün kılar.
