Bilinç ne denli önemli. Gece!

Kuyu, Kutu ve Kaygı: Houdini’nin Kutusu Üzerine Yapısal Bir Okuma

 

Kuyu, Kutu ve Kaygı: Houdini’nin Kutusu Üzerine Yapısal Bir Okuma


Houdini’nin sahnesi bir kaçış numarasından öte, kaygının, askıda kalmanın ve yapının görünür olduğu bir deneyim alanı sunuyor. Adam Phillips’in gözünden modern özne, bu sahnede kendisiyle ve dünyayla ilişkisini yeniden kuruyor.

Bu metin, Heidegger ya da Derrida’yı açıklayıcı modeller olarak merkeze almaz; her ikisini de, Lacan’ın kaygı kavrayışının sınırlarını görünür kılan karşılaştırma düzlemleri olarak kullanır. Kaygı burada ne varoluşu açan bir eşik ne de anlamı erteleyen metinsel bir jest olarak ele alınır. Aksine, öznenin yapı içinde askıda kalma biçimi—yerinden edilemeyen ama yerleşemeyen bir konum—olarak düşünülür. Bunları düşünürken Houdini’nin Kutusu’nu okumam da bu filozoflar arasında gidip gelmeme neden oldu, kaygı [anksiyete üzerinden bir kitapla karşılaşmakla ilinti güçlü mü? Gelecek kaygısını yenen bir model mi, modern insanı anlatan metin] nerede şekillenir?

Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi, yazın tarihinde etkilenmeyi kaçınılmaz bir miras olduğu kadar aşılması gereken bir kapan olarak tarif eder. Şair, kendisinden önceki seslerle ilişkisinde ya süreklilik üretir ya da bu sürekliliği kırmaya çalışır. Ve fakat yazın tarihi bütünüyle bu iki uç arasında işlemez. Kimi metinler, etkilenme ile etkilenmeme arasındaki gerilimi görünmez kılarak, kendi kapatma ve kaçış düzeneklerini kurar. Bu noktada Houdini’nin Kutusu bir metafor olmaktan çok, yapısal bir model olarak devreye girer: Önceki düzeneklerin tümüyle kurulduğu, kilitlerin sergilendiği ve kaçışın ancak bu aşırı kapanma içinde mümkün olduğu bir sahne.

Lacan ile Adam Phillips arasındaki ilişki, ortak bir kuramdan çok ortak bir huzursuzluk etrafında kuruludur. Lacan, kaygıyı simgesel düzenin yapısal bir etkisi olarak ele alır; öznenin neden hiçbir zaman tam olarak yerleşemediğini, neden her zaman bir fazlalık ya da eksik olarak kaldığını gösterir. Phillips ise bu yapının nasıl yaşanabildiği ile ilgilenir. Bu nedenle Phillips, Lacan’ın kavramsal keskinliğini paylaşmasa da, analizin normallik üretme işlevine duyduğu kuşku bakımından onunla kesişir. Burada bir yöntem ortaklığından değil, bir etik yakınlıktan söz etmek gerekir: kaygıyı ortadan kaldırmaya değil, onunla birlikte işleyen bir öznel düzen kurmaya yönelik bir etik.

Phillips’in Houdini’ye yönelmesi de bu bağlamda anlam kazanır. Houdini’nin kaçışları, klinik anlamda bir semptom olarak okunmaz; çünkü burada ne yasa[normal olan] reddedilir ne de yapıdan çıkılır. Aksine, yapı aşırı biçimde sahnelenir ve özne bu yapı içinde işlev görür. Phillips için Houdini, dünyaya karşı çıkan bir figür değil; dünyanın fazlalığını tolere edebilmek için bir biçim icat eden bir özne örneğidir. Bu nedenle Houdini’nin Kutusu, Lacancı anlamda kaygının yapısal mantığını görünür kılarken, Phillips’in ilgisini bu mantıkla yaşamanın mümkün olup olmadığı sorusuna yöneltir. Kaçış burada bir kurtuluş değil; kaygıyla sürdürülebilir bir ilişkinin geçici ama işlevsel bir biçimidir.

Bu tür yapılarda etkilenme yadsınamaz; fakat etkilenmiş olmanın izi silinir. Metin, kendisini bir kökene bağlamak yerine, kaçışın kendisini etkileyici bir olaya dönüştürür. Böylece ortaya şu soru çıkar: Bir metin, etkilenmeden yazılmış gibi görünürken, başkalarını etkileyen bir kapan hâline gelebilir mi? Houdini’nin sahnesi, tam da bu sorunun yapısal karşılığını üretir.

Örneği bize ait bir yerden yeniden tekrarlamak gerekirse; Hilmi Yavuz’un Kuyu kitabında kuyu, düşülen bir yer olmaktan çok, öznenin yerinin askıya alındığı bir mekandır. Yusuf’un kuyuya atılışı da anlatı geleneğinde çoğu kez bir ceza ya da ihanet sahnesi olarak okunur; oysa kıssa, Yusuf’un orada “kaldığını” değil, orada konumsuzlaştığını gösterir. Kuyu, içeride olmayı anlatmaz; öznenin simgesel düzenle olan bağının geçici olarak kesildiği bir ara-alanı temsil eder. Ne ölüm vardır ne kurtuluş; yalnızca bekleme, askıda kalma ve anlamın ertelenmesi vardır. Houdini’nin Kutusu tam da bu askıda kalma deneyimini, modern bir sahne uygulamıyla yeniden üretir. Bu nedenle Houdini’nin kaçışları, özgürlüğün alanı olarak görünmedi kitabın başından itibaren; kuyuya benzeyen kapatılma biçimlerinin sahnelenmesidir.

Houdini’nin Kutusu’nu yüzeyde bir kaçış sanatı anlatısı olarak okumak mümkündür; ancak metnin gerilimi, kaçışın kendisinde görülmez, kaçıştan önce kurulan kapatma düzeninde yoğunlaşır. Houdini’nin numaralarında seyirciyi etkileyen şey, zincirlerin çözülmesi mi, yoksa zincirlerin ne kadar sağlam olduğunun gösterilmesi mi? Houdini pek çok merkezi sorgular, bu merkezler bir polisin başarısı ya da doktorun hastayı kurtarması olarak görülebilir mi? Kapatma ne kadar kusursuzsa, kaçış o kadar “tansık” görünür. Bu nedenle Houdini’nin sahnesi, devinimden çok durağanlık üretir; özgürlükten çok bekleme duygusunu örgütler. Kaygı, tam bu beklemenin içine yerleşir.

Bu kaygı, klasik anlamda bir ölüm korkusu değildir aslında. Seyirci, Houdini’nin ölebileceğini düşünür ama asıl gerilim bu düşünceden kaynaklanmaz. Asıl mesele, her şeyin fazlasıyla yerli yerinde olmasına karşın, yapının yine de çözülmeye açık olmasıdır. İşte bu nokta, Heidegger ile Lacan arasındaki ayrımı görünür kılar. Heidegger’de kaygı, dünyanın geri çekilmesiyle birlikte varoluşun açığa çıktığı ontolojik bir deneyimdir. Gündelik anlam ağları çözülür ve Dasein kendi var-oluşuyla yüz yüze gelir. Houdini’nin Kutusu’nda ise dünya geri çekilmez; tam tersine, dünya aşırı derecede işler haldedir. Kaygı, anlamın çöküşüyle oluşmaz, anlamın fazla düzgün işlemesinden doğar.

Bu nedenle Houdini’nin Kutusuna, Heideggerci bir varoluş anlatısı olarak bakılmamalıdır, Lacancı anlamda yapısal bir kaygı modeli olarak okunabilir. Lacan, kaygı eksiklikten oluşmaz derken, eksikliğin ortadan kalktığı anda ortaya çıktığını söyler. Arzu, boşlukla çalışır; kaygı ise boşluğun dolduğu, özne ile nesne arasındaki mesafenin iptal edildiği noktada belirir. Houdini’nin sahnesi, bu iptalin teatral [belli ki dramatik model] bir modelidir.

Kapalı Cam Hücre: Kaçıştan Önce Kaygının Kurulması

Houdini’nin “Su Dolu Çin İşkence Hücresi” numarası, bu yapıyı en çıplak haliyle gösterir. Camdan yapılmış bir hücre, içi tamamen suyla doludur; kapak yukarıdan kapatılır, kilitlenir ve anahtarlar seyircinin gözleri önünde mühürlenir. Houdini baş aşağı hücrenin içine indirilir. Burada kritik olan şudur: seyirci her şeyi görür. Gizli bir mekanizma yoktur; karanlık yoktur; belirsizlik yoktur. Tam da bu nedenle kaygı başlar.

Cam hücre, ayıran bir yüzey değil, fazlasıyla yakınlaştıran bir ara yüzdür. Seyirci, Houdini’ye bakar ama ondan ayrılamaz. İçeride olan biten gizemli değildir; aksine, rahatsız edici biçimde açıktır. Lacan’ın kaygı tanımı burada birebir işler: kaygı, bilinmeyen karşısında durmazken, fazla bilinen karşısında ortaya çıkar. Mesafe ortadan kalkmıştır; özne ile nesne arasındaki güvenli boşluk yok olmuştur.

Bu sahnede Houdini kaygılı değildir. Onun bedeni risk altındadır ama öznel olarak kaygı yaşamaz; çünkü kaçışın teknik bilgisini elinde tutar. Kaygı, Houdini’nin içinde yoktur, seyircinin bakışında üretilir. Bu ayrım son derece önemlidir. Lacan için kaygı, bireyin iç dünyasına ait bir duygudan çok; simgesel düzenin sınırında ortaya çıkan yapısal bir etkidir. Houdini, sahnede özne değildir; bir işlevdir. Seyirci ise özne konumuna çakılı kalır, çünkü bakışını geri çekemez.

Cam hücre aynı zamanda bir kuyu deneyimi üretir. Baş aşağı duruş, yönelimlerin tersine çevrilmesi, yukarıdan kapanan kapak ve zamanın uzaması; tümü kuyu anlatısının temel unsurlarıdır. Kuyu, burada da içeride kalınan bir yer olarak seyirciye yansımaz. Houdini, hücrenin içinde bir özne olarak bulunmaz; kaçış gerçekleşene kadar o, yalnızca beden–zaman ilişkisi olarak vardır. Seyirci de benzer biçimde, anlam üretme kapasitesini geçici olarak kaybeder. Ne olacağını bilir ama bu bilgi hiçbir işe yaramaz.

Bu askıda kalma hali, Edgar Allan Poe’nun Annabel Lee şiirindeki kayıp yapısıyla aynı düzlemde çalışır. Poe’da varoluş bir soru olarak belirmez; çünkü varoluş çoktan geri çekilmiştir. Annabel Lee, bir yas şiiri olarak okumamalı belki; ayrılığa dönüşemeyen bir kaybın şiiridir. Şiir öznesi Annabel Lee’yi yitirmez; ondan kopamaz. Kayıp, geride bırakılan bir geçmiş oluşturmaz, yerinden oynamayan bir fazlalık haline gelir.

Bu yapı, Lacan’ın objet petit a kavramıyla açıklanabilir. a, arzunun nesnesi değil; arzuyu mümkün kılan eksikliktir. Ancak eksiklik işlevini yitirdiğinde, a özneye fazla yaklaşır ve kaygı ortaya çıkar. Annabel Lee’de sevilen, artık bir kişi olmaktan çıkar; hareketsiz bir çekirdeğe dönüşür. Houdini’nin cam hücresinde de benzer bir süreç işler: Houdini, kaçış geciktikçe bir insan olmaktan çıkar; seyircinin bakışına çakılmış bir nesne haline gelir. Kaygı, ölüm olasılığından kaynaklanmaz; bu hareketsizleşmeden doğar.

Burada Heidegger’le Lacan arasındaki fark bir kez daha belirginleşir. Heidegger’de kaygı, varoluşu açar; dünyayı geri çeker ve Dasein’ı kendisiyle karşı karşıya bırakır. Houdini’nin sahnesinde ve Poe’nun şiirinde ise kaygı açıcı görünmez, yoğunlaştırıcıdır. Dünya geri çekilmez; dünya daralır. Anlam çözülmez; anlam donar. Varoluş açılmaz; varoluş askıda kalır.

Kaçış gerçekleştiğinde yaşanan şey de bir “özgürlük” duygusu oluşmaz. Asıl rahatlama, yapının yeniden işlemeye başlamasından kaynaklanır. Houdini özne konumuna geri döner, seyirci bakışını geri alır, zaman normale kavuşur. Kaçış, bir zafer olmaz; yapısal bir onarımdır. Bu nedenle Houdini’nin Kutusu, varoluşsal bir cesaret anlatısı olarak görünmez; kaygının nasıl üretildiğini, nasıl yoğunlaştığını ve nasıl dağıldığını gösteren bir model olarak okunmalıdır.

Bu noktada Houdini’nin Kutusu’nu bir “dünyaya karşı çıkış” anlatısı olarak okumak cazip görünse de, Adam Phillips’in metni buna bilinçli biçimde direnir. Houdini’nin kaçışları, dünyayı reddetmez; dünyayla savaşmaz; yasayı iptal etmez. Aksine, yasa en katı haliyle sahnelenir. Kilitler sağlamdır, cam şeffaftır, zaman ölçülüdür. Bu nedenle Houdini’nin sahnesi bir isyan değil, bir yapı inşasıdır. Kaçış, dünyaya karşı bir “hayır” değil; dünyanın nasıl çalıştığının aşırı berrak bir “evet”le gösterilmesidir. Bu bağlamda Houdini'de, dışarı çıkmak isteyen bir figür görünmez; zaten içeride olan ama içerinin nasıl kapattığını teşhir eden bir özne olarak belirir.

Buraya kitaptan dünyaya karşı çıkışla ilgili bir bölüm=

Lacan açısından bakıldığında bu ayrım kritiktir. Lacan için patoloji, öznenin yasayla ilişkisinin kopmasını görmez; bu ilişkinin nerede ve nasıl kurulduğudur. Houdini’nin kılgısında yasa yadsınmaz; yasa fetişleştirilir. Kilitlerin, zincirlerin, mühürlerin sergilenmesi; Öteki’nin düzeninin askıya alınmadığını, tersine abartılarak görünür kılındığını gösterir. Bu nedenle Houdini’nin kaçışı, psikotik bir dışlama (forclusion) [Lacan’da Forclusion, bir düşünce, arzu veya yasağın bilinçdışı tarafından tamamen reddedilmesi ve psikanalitik dilde “gerçekten var olmamış gibi dışlanması” sürecidir.] olarak belirmez; simgesel düzenle bağ kopmaz. Ancak bu bağ, huzurlu da olamaz. Kaçış, simgesel düzenin tam kalbinde, onun kendi fazlalığı üzerinden gerçekleşir.

Bu noktada soru şuna dönüşür: Bu yapı, Lacan’a göre bir sayrı belirtisi midir? Yanıt nettir: Houdini’nin sahnesi klinik anlamda bir semptom olarak okunamaz; çünkü semptom, öznenin bilinçdışı çatışmasının özgül bir ifadesidir ve tedavi bağlamında anlam kazanır. Houdini’nin yaptığı ise bireysel bir semptom üretmekten çok, kaygının toplumsal olarak paylaşılabilir bir sahnesini kurmaktır. Ancak Lacan’ın daha geç dönem kavramlarıyla söylersek, burada semptomdan ziyade bir sinthome mantığı işler: yani öznenin dünyayla bağını sürdürebilmesini sağlayan, tamamen çözülemez ama işlevsel bir düğüm.

Adam Phillips’in kitabının klinik gücü de tam burada yatar. Houdini’nin Kutusu, teşhis koyan bir metin değildir; ama klinik sezgiyi keskinleştirir. Houdini’nin kaçışı, “iyileşme” değildir; ama çöküş de değildir. Bu, kaygıyla yaşamanın, kaygıyı bastırmadan ama ona teslim olmadan bir biçim kurmanın örneğidir. Kuyu, kutu ve cam hücre; dünyadan kaçmanın örneğini oluşturmaz, dünyanın fazla yakınlığını tolere etmenin yollarıdır. Bu nedenle Houdini’nin sahnesi bir eğlence değil, bir yapı ifşasıdır: modern öznenin, kapatılma karşısında ne özgürleştiğini ne de çöktüğünü; yalnızca askıda kalarak işlev gördüğünü gösteren bir sahne.

Derrida ve Lacan Bağlamında Houdini

Lacan ile Derrida’nın kesiştiği yer, merkezin hiçbir zaman tam olarak kurulamadığı bir yapı anlayışıdır; ancak bu ortaklık aynı sonuçlara varmaz. Derrida’da anlam, différance yoluyla sürekli ertelenir; merkez, ancak merkez gibi işleyen bir yanılsama olarak vardır. Houdini’nin kutusu bu açıdan Derridacı bir yapı izlenimi verir: cam şeffaftır, kilitler görünürdür, düzen kusursuzdur; fakat kaçışın nerede ve nasıl gerçekleşeceği asla tam olarak yakalanamaz. Kaçış gecikir, yapı kendi açıklığı içinde askıda kalır.

Ancak Derrida’da bu askıda kalma metinseldir; anlamın ertelenmesi bir çözümleme olanağıdır ve bedensel ya da klinik bir yük taşımaz. Lacan’da ise aynı askıda kalma, öznenin yazgısıdır ve bedel ister. Houdini’nin sahnesi Lacancı anlamda, merkezin çözülmesini değil, simgesel düzenin neden özneyi hiçbir zaman bütünüyle barındıramadığını gösterir. Kutu merkezdir, ama özne için yaşanabilir değildir; cam yüzey anlamı açmaz, kaygıyı yoğunlaştırır.

Bu nedenle Houdini’nin kaçışı Derrida’daki gibi yapıyı bozmaz; yapının çalıştığını ama özneyi yine de sıkıştırdığını ifşa eder. Adam Phillips’in ilgisi de burada yoğunlaşır: kaçış, anlamın oyununa değil, kaygının klinik gerçekliğine aittir. Houdini’nin kutusu, Derrida’nın metinsel ertelenmesi ile Lacan’ın yaşanan çatlağı arasındaki farkı sahnede görünür kılan bir düğüm noktasıdır.

Buraya kitaptan bir bölüm Lacan ve Adam bölümü çatışkısı=

Adam Phillips, Houdini’nin Kutusu [Houdini’nin sahneleri] aracılığıyla modern öznenin kaygıyla bir ilişki kurması gerektiğini, onunla birlikte işleyen bir düzenek olarak yaşamayı göstermeyi amaçlıyor.