Güneşli bir Ekim günü sevgili
Kemal’le yeni kitabını konuşmak üzere buluşuyoruz. Heyecanla beklediğim “Akça
Kız, Kara Derviş Zakkum ve Ilgın” kadife ceketimin cebinde duruyor. Güneşli
günlerde Beytepe çok güzeldir. Edebiyat Fakültesinin kantininden çaylarımızı,
kahvelerimizi alıp bir kenara oturuyoruz, boş bank bulmak neredeyse imkansız.
Çaydan çok plastik tadı ağır basan sıcak bir su aslında, keşke ben de kahve
alsaydım. Kitabı konuşmak için heyecanlıyım ama bir kaç kişiye selam verip
ayaküstü laflamasak da olmaz. Söyleşiyi bitirdikten sonra köşede bir fotoğraf
çektirelim dedik Kemal’le, heykel bölümünün çıkma mermer bloklarının olduğu
yerde. Neyse ki nostaljik siyah beyaz fotoğraflar çeken fotoğrafçı kulübesinde
hala, öğlen vakti işlerin en yoğun olduğu zamanlar.
Aslında
böyle olmadı, kim bilir belki de oldu.
Kemal Mersin’de ben ise Ankara’dayım,
uzun yıllar oldu bir araya gelemeyeli.
Olsa da olmasa da biraz söyleşmek güzel değil mi? Nostalji geçmişi
özlemek demek miydi? Tamam. Deja vu? O
bambaşka. Peki geçmişe ve geleceğe bir anda, birmişcesine bakmaya ne deniyordu?
![]() |
| Kitabın girişinde yer alan fotoğrafım |
“Akça Kız, Kara Derviş Zakkum ve Ilgın”ı daha henüz dosya olarak okuduğum ilk günden beridir “bir yol hikâyesi” olarak okudum, düşündüm. Sen ne dersin, doğru bir yolda mıydım?
Uzun zamanlardır
yollardayım desem yalan olur, yollarla aramdaki birliktelik nedir pek
bilemiyorum, çok taşındım yolları da sevmem aslında fakat Akdeniz’de başlar
benim yolculuğum veya seninle üniversitede okurken dandik öğrenci kafesinde
senden duyduğum, ilk kez senden duyduğum tuhaf şair İsmet Özel’in bir cümlesini
söylerdin ya; uzak nedir kendinin bile
ücrasında yaşayan biri için diye belki de böyle bir yoldur, pasaportumu
bile bu yıl çıkardım yollarla aram ne denli var emin değilim.
Kitaptaysa böyle bir
yolculuk olduğu kesin, hani gene Leyla ve Mecnun bir alegoridir demiştin, gene
yerleşkenin yemekhanesinde otururken, burada, bu kitapta olan da bir alegori
olsa gerektir. Leyla ve Mecnun’dan uzaklaşansa, hikâyenin oldukça doğa ile iç
içe bir yerde geçmesi belki; Akdeniz’de böyle yollar ve yolculuklar var mı
bilemiyorum: Karacaoğlan’dan bahsediliyor buralarda ama o da daha çok kendi
halinde ilerleyen biri. Evet, bu şekilde bakarsak belli ki modern zamanlarda
geçen bir yoldan bahsedilebilir. Karacaoğlan birkaç yıldır çevreninde
dolaştığım biri bu arada, fakat pek de Türkmen obasında ilerleyen bir çabam
olmadı, bu devirde Türkmen obalarının yazıda işlevi nedir ondan da emin
değilim. Bunu arıyorum biraz da Karacaoğlan’da.
Bu “yolculuk”ta zamanların ve kültürlerin üst üste bindiği hatta aynı
anda yaşandığı bölümler var, bir ören yerinde ya da müzede dolaşıyormuşsun gibi
değil ama. Bu anlamda kitabın Anadolu’ya benzer katmanlar içerdiğini
söyleyebilir miyiz?
Burada toparlanmış galiba soru, bu soruda
katmanlar, disiplinler arası bir yolculuk var, anımsatmakta fayda var. Batuhan
Çağlayan; abi senin şiirin Anadolu oluş şiiri demişti de bu tümce hoşuma gitti,
kendimi tek bir düzen bağı içinde görmedim yazıda, özellikle şiirde. Şiir bir
kalıbın içine girdiğinde pek de şiir gibi olmuyor, şiirin üzerindeki başka bir
is kokusunu hemen seziyorum. Anadolu ilk baktığım yer yazıda, şiirde ama bu
izlekte yol alırken, örneğin Kafka’nın izini de takip etmek isterim veya Malte
Brigge’nin Notlarını da. İzleğin nerede kimde olacağını kestirmek epey güç.
Bazen Enis Batur’un kitaplarını okuyorum bu izlek onda da var veya İsmet
Özel’de de var. Bunun neden böyle olduğunu kestirmem zor. İnsanlığın nerede ne
ile yola çıktığını kestirmem zor, yazı da böyle, ben Anadolu’dayım yaşantımın
her bölümü Anadolu’daki katmanlarda bir Süryani’de çıkabilir, bir Ermeni’de,
hissedilen nedir emin değilim ama var işte. Rum’un Şurasına oturmam diyemem,
bana benzeyen bir yan çıkacaktır şüphesiz. Yunus’un ehli olmadığımı söylemem de
olasılık dahilinde bile değil. Müze de gezerek hayat öğrenilebilir fakat
yaşamak ve insan dışarıda.
Bunu biraz daha açalım istiyorum, aslında şuradan sormaya başlasam daha
iyi bir çıkış noktası olacak sanıyorum; şiirin, ulamından bağımsız olarak,
çoğunlukla öznel bir edebiyat alanıymış gibi alımlanmasına, şairlerin
günlükleriymiş gibi düşünülme kolaycılığına kaçılmasına çok şaşırırım. Bununla
birlikte hikaye ya da roman gibi bir kurgu olarak yazılıp okunabileceği ihtimalini
de heyecan verici bulurum. Bu kitaptaki şiirleri böyle bakışla değerlendirmek
doğru olur mu?
Bu şairin dünyası galiba
Şavkar Altınel ve Roni Margulies’le birlikte iyice şekillendi. Onların yazdığı
şiiri ben çok okurum, her iki şairi de. Hani
Şairin Hayatı Şiire Dahil’mi diye bir soru sordu Süreya veya Folklor Şiire Düşman mı diye. Her ikisi
de olası, folklor düşman olabilir, şairin hayatı dahil olmayabilir. Zaten akkor şiir nedir sorusunu sormak da bu
bağlamda tuhaf değil mi? Anday Yağmurun
Altında şiirini yazarken kendi hayatını mı anlattı. Ben gerçek ile kurgu
arasındaki mesafeden baktım hep, olasılık budur, başka türlü düşünemem, herkese
mâl olmuş Leyla ve Mecnun bir kurgu, bir alegori değil de nedir. Gerçekle
beraber gezmezsek zaten kurgunun da anlaşılırlığı olsa olsa bir bilim kurgu
olur daha ilerisi safsata. Bir bilim kurgu romanı yazmaksa en zor olanlardan,
safsata kolay Maldoror’un Şarkılarını
bir ara öyle gördüm, bunu en iyi bilenlerden biri de sensin sevgili kardeşim.
Fakat ben yazın alanında mesleğimin de getirdiği yerleri, ilk gençlik
yıllarımdan beri yazdıklarımda yer verdim. Noksan olanı aldım kendimce çağdaş,
çağcıl zamana ekledim diyebilirim.
Her şeyin
çok hızla akıp geçtiği “bu” zamanı bir
yavaşlatma, başka çağlara genişletme isteğinden de söz edebilir miyiz?
Ben yekpare bir
zamana, ana inanmıyorum, çünkü bir Cumhuriyet gördüğüm, hoş kimi bakış
açılarına göre insan oğlu üç yüz yıllık bir süreçle tanımlanırmış, büyük
dedesinden getirdikleri kadarına varlarmış ama ben çok nadir hissediyorum bu
dediklerini, zamanın ne olduğuna dair herhangi bir fikre sahip değilim,
ulaşmaya çalıştığım veya herhangi bir ulaşmak istediğim mevzi yok aslında, çün
küheylan için şarkı hep noksan.
Fikrimce, kitapta karşımıza çıkan bazı karakterler çok güçlü ve
canlılar, daha sonra onlarla tekrar karşılaşacak mıyız?
Bilmiyorum,
Ayşe ile karşılaşmak olasılık dâhilinde mi onu zerre bilemiyorum, bir karakter
tahlili yaparsam mevki yüksek karakterlerle hep karşılaşılır denir, burada da
en erk sahibi bir Ayşe var, diğerlerinin esamesi belirsiz. Hangi karakterler
bunlar, dedemi tekrar tekrar misafir etmek istemem, bundan o da hoşlanmazdı
büyük olasılıkla. Ben kimi şairlerimizin yazarlarımızın yaptığı gibi bir okul olarak görmedim kendimi, bir
romanın karakteri de yok burada, tarih, felsefe ve sanat tarihi hep var belki
erki yerinde olan onlardır, insana dair olan da onlar olabilir.
“bir Akdeniz'dim ondan başka varmadım, bu enteresan tuzak.” Yolculuğun
varamadıkları kadar vardıkları da çok diye düşünüyorum, sen ne dersin?
Vardıklarımız belirli bir
yaştan sonra ister istemez yetiyor, öyle, şimdi tekrar yola çıkıp yahu Yeni
Zelanda’yı cebimde beş kuruş olmadan keşfedeceğim demem, kendime ait bir konfor
alanım var, internet sayesinde pek çok yerin olası farklarını görebiliyorum.
Gene de yolda olmanın kültürel bir varsıllıkla daha eğlenceli olduğu kesin.
Para olsa bile dilin ve dünyaya bakışın yeterli olmadığı bir yerde varılacak
bir yerde yok, yoldan ve yolculuktan beklenen önemli. Benim için yol daha çok
fotoğraf çıkar mı, buraya neden gidiyorum da konfor alanımdan ayrılıyorum
sorusunu da birlikte getirir, çoğunlukla ne yolu yahu, oradan fotoğrafta
çıkmaz, yazı da çıkmaz diye işi tembelliğe vurduğum çok!
Önce söz mü vardı?
Bu yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan
çıkar sorunsalı gibi. Tamamen kültürel inanç, hatta siyasi görüşle ilintili.
İnanan biri için söz vardı denebilir fakat biz dünyada var olduk, gözlerimizi
açtık bir tabula rasa dan ibaretiz
diyen için çok çok tehlikeli. Ben Tanrı’ya inancı olan biriyim fakat bilim
insanı yönümü de asla yadsımadım, öyle böyle olmak sorunsalına iş dayandığında
çoğunlukla beynimin en kolay yolu seçtiğini biliyorum yani tembel beynim bazen,
çoğun pes ediyor. Beyin gerçekten tembel.
Bir müzisyen gözüyle şiir ve müziğin kopmaz bağlarla bağlı iki kardeş
olduğuna inanırım. Bilinçli olarak edebiyatla genellemiyorum bu düşünceyi.
Kültürel anlamda müziğin verimiyle şiirin verimini de birbirine bağlı
duyumsarım. Buradan bakınca şiirin kurak bir dönem geçirdiği düşüncesine katılır
mısın? Geçiriyor mu gerçekten, yoksa benim kuruntularım mı bunlar?
Şarkının devam ettiği yerler var, örneğin klasik
müzik ben de hiçbir zaman susmaz, yazıdan beklenense insana dair bir çıkar
yoldur, günümüzde hap bilgilerle deviniyor insan, müzikse çoğunlukla
anlamlandıramadıkları veya heyecan, insan için tam da bu, duygusal heyecan, bir
çeşit serotanin. Kuruntun yok, beklentiler farklı, her şey gibi okumakta okulda
başlar, uslamlamanın olmadığı yerde, basit ilkel tanımlamalar devam eder,
yazıya, şiire dair, aa kolaymış, matematik ve fizik daha zor demeler de devam
eder. Halbuki hepi topu iki yüz, bilemedim üç yüz kelimeyle düşünen bir toplum
için bilimsel ilerleme de olasılık dahilinde değil.
Şairin dediği gibi “iklimin değişip Akdeniz olacağına” inancın olduğunu
söyleyebilir misin?
Bir
gün Anamur tarafından, Mersin tarafına doğru yolculuk ediyorum, bazen çam
ağaçları kokusu geliyordu, eskiden hep çam ağacı kokardı fark ettim. Yollar
benim bildiğim zamandan beri çok değişti, Anamurluların meşhur Türküsü “Anamur
Yolları” artık yok, bu Türkü olmadığı gibi, devasa ormanları da benim
çocukluğumdan beri yaktılar kül ettiler, Akdeniz’i artık kıyılarda aramıyorum,
dağlarında bulabiliyorum, nispeten daha el değmemiş yerler, malum kelebeklerde
kekik kokularında, iklimin hakikaten Akdeniz olmasını var saymak, şu yaşadığım
memlekete de belki zor olacak ama artık limon, portakal kokusu bile yok, her
yer affedersin ama kötü kokuyor diyeyim neyse. Akdeniz çok siyasal bu aralar,
yeni villalar, yakılan ormanlar, yirmi yıl sonra yapılanlardan sonra mea culpa da kalmaz bence. Boğsak gibi,
Ovacık gibi bir yeri yaktılar arkadaş ve ağaç dikmediler hâlâ. Ad hominem.
Otuz yıla dayanan dostluğumuzda ilkin yakından ve sonraları uzaktan
tanık olduğum yazı serüveninde, özellikle şiir için hakkıyla vuruşan, eyleyen
tanıdığım az sayıda insandan birisin, en zor soruyu sona sakladım o yüzden:
Yalnızca yazabilseydin ne olmak istemezdin?
Ben bunu hakkım
verilmediği zaman kaybettim, buna değinmek artık beni yoruyor, ben bir teknik okul mezunuyum, yani sayısal
denir ya o alanda da fena değildim ama ısrar etmedim, etseydim ne olurdu
bilemediğim gibi, yalnız yazabilseydim bir gezmen olmak isterdim, yazı ve
fotoğrafımı yayınladığım bir butik yayın evim olurdu büyük olasılıkla, ama gerek
var mı bunlarla oyalanmaya, düş kurmaya, iki dengeden birinde gerçekler.
Not: Bu söyleşi edebiyat haber internet sitesinde de yer aldı.
