İş dünyasında malum, bir yerlere gelmek için pek de artık liyakat önemli değil, özel sektörde de bu değişmez. Bundan yıllar önce bir yerde çalışırken, klasikler hakkında zerre bilgisi, eğitimi olmamasına karşın kendi biçemine, ne biçemi kendine göre klasik dayatması olan biriyle tanışmıştım, doğal olarak bu dayatma çalıştığı kurumun klasik diye gördüğü yapıtlar üzerinden şekilleniyordu. Dünya literatürüne katkısı var mı şüpheli? Önceki yazımda değindiğim milli olmak ile klasik olmak arasındaki uyumu elbette belirleyici yönleri var. Fakat şunu unutmayalım ki milli olmak başka, klasikleşmek, Dünya literatürüne girmek başka.
Bir yapıtın “klasik” olarak tanınması
çoğu zaman tuhaf bir gecikmeyle gerçekleşir. Yazıldığı anda ya görmezden
gelinir ya da yanlış anlaşılır; hatta kimi zaman rahatsız edici, tehlikeli ya
da “aşırı” bulunur. Sonra yıllar geçer. Kuşaklar değişir. Bir gün bakılır ki o
metin, artık edebiyat tarihinin merkezinde durmaktadır. Bu gecikme rastlantı
değildir; estetik bir talihsizlik de değildir. Aksine, klasikleşmenin kendisi
tarihsel bir süreçtir ve bu sürecin bilimsel olarak açıklanabilir nedenleri vardır.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir:
Hiçbir yapıt, üretildiği tarihsel bağlamdan bağımsız değildir. Marx’ın işaret
ettiği gibi, insanlar kendi tarihlerini yaparlar ama onu seçtikleri koşullar
altında yapmazlar. Edebî yapıtlar da böyledir. Yazıldıkları anda, belirli bir
üretim tarzının, sınıfsal ilişkilerin, ideolojik kabullerin ve söylemsel
sınırların içine gömülüdürler. Bu nedenle çağdaş okur, metni çoğu zaman “olduğu
gibi” değil, zaten doğal saydığı varsayımlar üzerinden okur. Metnin asıl
yapısal gerilimi, tam da bu gömülülük yüzünden görünmez kalır.
Lukács’ın “tipiklik” kavramı burada
açıklayıcıdır. Klasikleşen yapıt, bireysel olanı aşarak toplumsal olanı temsil
eder; ancak bu temsil, kendi çağında çoğu zaman sezilemez. Çünkü temsil edilen
yapı hâlâ işlemektedir. Kapitalizmin anatomisini anlatan bir roman,
kapitalizmin hâlâ “doğal” kabul edildiği bir dönemde yalnızca bir hikâye gibi
okunur. Üretim ilişkileri çözülmeye başladığında ise aynı metin, bir dönemin
bilinç yapısını açığa çıkaran belgeye dönüşür. Klasikleşme tam da bu noktada
başlar.
Bu durumu Althusser’in “aşırı
belirlenim” kavramıyla okumak mümkündür. Bir yapıt ekonomik, politik, ideolojik
ve estetik belirlenimlerin kesişiminde üretilir. Ancak bu belirlenimler
eşzamanlı olarak ayırt edilemez. Tarihsel mesafe, bu karmaşık düğümü çözer.
Yapıt, kendi çağında anlaşılmaz veya “fazla” görünürken, sonraki dönemlerde
okunabilir hâle gelir. Gecikme, metnin yetersizliğinden değil; fazlalığından
kaynaklanır.
Foucault’nun söylem kuramı bu noktada
devreye girer. Her dönemin bir bilgi rejimi vardır ve bu rejim, neyin
söylenebilir, neyin dolaşıma sokulabilir olduğunu belirler. Bazı metinler,
yazıldıkları anda bu rejimin sınırlarını ihlal eder. Bu yüzden bastırılır,
marjinalleştirilir ya da yanlış konumlandırılır. Zamanla söylemsel rejim
değiştiğinde, metin artık tehlikeli olmaktan çıkar; arşivlenebilir,
sınıflandırılabilir ve öğretilebilir hâle gelir. Devlet arşivlerindeki gizli
belgelerin yıllar sonra açılmasıyla klasiklerin geç tanınması arasındaki
paralellik tam da buradadır: Bilgi, ancak etkisi sönümlendiğinde
nesnelleştirilebilir.
Bourdieu’nün kültürel alan kuramı ise
bu sürecin kurumsal boyutunu gösterir. Edebiyat alanı, iktidar ilişkilerinden
bağımsız değildir. Her dönemin meşru estetik ölçütleri vardır ve bu ölçütlere
uymayan yapıtlar sembolik sermaye kazanamaz. Ancak alanın yapısı değiştikçe,
daha önce dışlanan metinler merkeze taşınır. Bu, yapıtın değişmesiyle değil;
alanın dönüşmesiyle ilgilidir. Klasikleşme, bireysel dehanın değil, tarihsel
yeniden konumlandırmanın sonucudur.
Göstergebilimsel açıdan bakıldığında
ise klasikleşme, anlamın “soğuması” ile ilişkilidir. Yeni bir yapıt anlam
bakımından sıcaktır: göndermeler, ima zincirleri, bağlamsal çağrışımlar
fazladır. Zaman geçtikçe bu gürültü azalır; metin, bağlamdan kısmen koparak
yapısal bir gösterge sistemi gibi okunabilir hâle gelir. Bu noktada metin artık
tüketilmez, çözümlenir.
Sonuçta, bir yapıtın 40–50 yıl sonra
klasikleşmesi estetik bir mucize değil, tarihsel bir zorunluluktur. Klasikler zamansız
oldukları için değil; ‘zamanın içinden geçebildikleri’ için de klasiktir.
Onlar, kendi çağlarında henüz okunamayan metinlerdir. Okunabilir hâle gelmeleri
için önce çağlarının eskimesi gerekir. Eskimekle ilintili dilsel bağlamsa
mağara resimlerine dek gider, mağara resimleri eski midir? Yoksa eskil midir?
İkisi arasında dünyalar kadar fark var, eskil olan hâlâ işe yarar olandır kaba Marksizme göre.
