Polisiye edebiyat yüzeyde bir suçun izini sürer; derinde ise toplumun siyasal ve ahlaki haritasını çıkarır. Bu yüzden coğrafya yalnızca bir arka plan değil, anlatının kurucu unsurudur. İskandinav polisiyesi ile Akdeniz polisiyesi arasındaki ayrım, iklimden çok politik kültürün yarattığı anlatı farklarında belirginleşir. İskandinav yarımadasında polisiyenin aldığı biçimi anlamak, refah devleti ideolojisiyle kurulan karmaşık ilişkinin izini sürmekten geçer.
İskandinav polisiyesinin ortak
omurgası—İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve kısmen İzlanda’da—20. yüzyıl
boyunca inşa edilen sosyal demokrat refah devletidir. Eşitlik, güvenlik ve
şeffaflık vaadiyle kurulan bu model, polisiyede bir mit olarak sorgulanır. Suç,
bireysel sapma olmaktan çok, sistemin iç çelişkilerinin görünür hâle geldiği
bir kırılma noktasıdır. Bu nedenle İskandinav polisiyesinde asıl soru “katil
kim?” değil, “bu suç nasıl mümkün oldu?”dur.
Bu politik zemin, anlatıda
iktidarın görünmezliğini öne çıkarır. Açık baskıdan ziyade bürokratik düzenleme,
norm üretimi ve kurumsal sessizlikle işleyen bir iktidar yapısı, polisiyede
dosyaların kaybolması, soruşturmaların usulüne uygun biçimde kapatılması ve
hukuki olanla adil olan arasındaki kopuş olarak belirir. Dedektif, devleti
temsil eder; fakat soruşturma ilerledikçe kuruma değil, kendi vicdanına
yaslanmak zorunda kalır. İsveç polisiyesindeki güçlü sistem eleştirisi,
Norveç’te vicdani ve etik bir sınava, Danimarka’da ise doğrudan kurum ve
iktidar eleştirisine dönüşür.
İskandinav yarımadasının “istikrarlı”
görünen politik tarihi, bastırılmış travmalarla doludur: II. Dünya Savaşı’ndaki
tarafsızlık tartışmaları, Nazi işbirliği suçları, Soğuk Savaş’ın gizli servis
faaliyetleri, aşırı sağın yükselişi ve göç politikalarının yarattığı çatlaklar.
Polisiye, bu bastırılmış geçmişi cinayet, kayıp ya da komplo biçiminde geri
çağırır. Suç çözülse bile sorun çözülmez; adalet duygusu çoğu zaman
tamamlanmamış kalır. Okur rahatlatılmaz, düşünmeye zorlanır.
Tam bu noktada Akdeniz
polisiyesiyle belirgin bir karşıtlık ortaya çıkar. Akdeniz havzasında—İtalya,
İspanya, Yunanistan ve Türkiye örneklerinde—polisiye, devletin görünmezliğinden
çok aşırı görünürlüğü ile hesaplaşır. Yolsuzluk, patronaj
ilişkileri, mafya-siyaset-medya üçgeni ve kişisel sadakat ağları anlatının merkezindedir.
İktidar, bürokratik bir sis perdesi arkasında değil; gündelik hayatın tam
ortasında, bedenlere ve ilişkilere temas ederek hissedilir.
Akdeniz polisiyesinde dedektif
çoğu zaman yalnız bir vicdan değil, kalabalık ilişkiler ağının içindeki bir
aktördür. Aile, mahalle, geçmiş bağlar ve kişisel sadakatler soruşturmayı
biçimlendirir. Şiddet daha görünür, daha teatral ve daha sıcaktır; bedenle
temas hâlindedir. Buna karşılık İskandinav polisiyesinde şiddet ölçülüdür,
soğuktur ve etkisi gecikmeli hissedilir. Doğa bile bu ayrımı pekiştirir:
İskandinavya’da sis, karanlık ve ıssızlık yabancılaştırıcıdır; Akdeniz’de ışık,
kalabalık ve gürültü suçun üzerini örtmek yerine onu görünür kılar.
Sonuç olarak iki gelenek aynı
türün farklı aksanları değil, farklı politik deneyimlerin edebî
tercümeleridir. İskandinav polisiyesi refah devletinin karanlık
arşivini açar; Akdeniz polisiyesi ise devletin gündelik hayata sızan çıplak
yüzünü teşhir eder. Biri sessiz iktidarın, diğeri gürültülü iktidarın
polisiyesidir.
Bugün bu metinleri yan yana
okuduğumuzda, polisiye edebiyatın yalnızca bir eğlence türü olmadığını; aksine
politik tahayyülün en sahici aynalarından biri olduğunu görürüz. Suç, her iki
coğrafyada da bir sonuçtur. Fark, suçun hangi politik iklimde ve hangi iktidar biçimi
altında mümkün hâle geldiğindedir. Polisiye, tam da bu nedenle, edebiyatın en
politik türlerinden biri olmaya devam eder.
