BİR İHSAN ARI RESMİ




Resimler, tasarıları, izdeş çizimleri, ressamın, aktarmak/yansıtmak için uğraş verdiği onca çaba sonucunda, kalın, uyumsuz renkleriyle, alımlayıcıyı/seyirciyi bir boşluğa götürebilir.

İhsan Arı’nın yukarıda görünen resminde ise, tasarıları gerçekleşmiş. (hayalle, gerçek, Romantizm’in anlamı dışında, bir konumda kendine yer edinmiş, burada yer edinme, hayali bir deniz gibi olsa da, ressam gerçek denizle bağı oluşturmamıza izin veriyor. –kum tanelerini andıran renk dağılımı, balık figürüne benzeyen şekil-)

Çizimleri ile, burada bir çizgi var, gözünüzün içine sokacağım demeden, bir perspektif oluşturmuş. Alımlayıcı birazcık bilinçli ise resmi izlerken, resmin renkleriyle çizginin uyumunda kendini bir Akdeniz İklimi’nin ortasında buluveriyor. Alımlayıcı, birazcık resmin sınırlarından uzakta ise, resme ilk baktığında “erinç” dolu bir dünya ile doluveriyor, bu erinç uyumlu renklerle ilgili şüphesiz. Artık biliyoruz ki renklerin uyumu kişi üzerinde olumlu etkiye sahip. (Ben de ise denizle bağını rahatça kurabildiğim, bir yalınlık oluşturuyor.). Gösterenlerle rahatlıkla kurduğumuz bağ –balığı, istiridye kabuğunu andıran figürler- resmi kesin bir yere oturtabilmemize izin veriyor.

Asıl burada resmin olanağı, bilinçli bir alımlayıcının ötesinde “güzelim” renklerin, çizgileriyle, uyuma ulaşması. Bungunluk, boş vermişlik, veya kat kat boya görünmüyor, yalın olduğu gibi düşle gerçeğin birleşmesi. Munch’un sıkıntısı, Dali’nin bunaltısı yok onun resminde. Van Gogh’un aşırı, gözden taşan boyaları da. Usta bir ressamın dünyası, bizimle buluşuyor.



Not: Bu yazıyı daha önce yayınlamıştım, ancak blogda düzenleme yaparken yanlışlıkla sildim...

Bir Kitap: Evrenin Dokusu ve Tübitak Yayınları


Klasik, göreli, kuantum, kozmolojik, birleşik, geçmiş ve gelecek, bu adlar gündelik yaşantımızda pek bir şey ifade etmez, güncel sözcükler içerisinde ise epey bir anlamı vardır, en azından, kişisel gelişim uzmanları için.

Bilim alanında yer alan bu terimler/adlar kişisel gelişim uzmanları, psikologlar ve popülaritesini arttırmaya çalışan sözde bilim insanlarınca oldukça anlam sapmasına uğradı çağımızda. Bundan seneler önce Kelvin adlı bilim adamının “iki boyut var biri ışığın hareketinin özellikleri, diğeri cisimlerin ısıtılınca yaydığı ışınım özellikleri” (Evrenin Dokusu kitabından) tümcesi bile kafamızda bir aforizma oluşturmaya yetecek erke sahip olsa gerek. Ancak bu aforizmaya gündelik yaşantımız içerisinden bakarsak pek bir anlam elde edemeyiz her halde ve aforizma olmaktan öteye geçemez. Öylece yetersizlik hissi ile içimizi burkar ve tümce köşesinde kalır.

İddialı okurlar bilirler ki Tubitak’ın popüler bilim kitapları usumuzdaki bilimle ilgili pek çok şeyi, yalın yetkin anlatımıyla  çözmüştür.  Özellikle genel ağ öncesinin son kuşağı olan benim gibi az çok okuma alışkanlığı geliştirmiş kişiler için faydası ise çok önemlidir bu kitapların. Bugünün Tubitak’ı, en azından yönetici konumundaki kişi, Acun Ilıcalı ile birlikte program  yapacağından bahsedilebiliyor.

Gerçekten uzamın onuncu boyutunu çözmüş olabilir mi, Acun Ilıcalı, öyle olmasa Tübitak ondan yararlanmazdı her halde. Öyle ya “süper cisim kuramına göre araştırmacılar nihayet ne kadar aşırı olursa olsun hiçbir koşulda çökmeyecek bir çerçevemiz olduğunu keşfettiler” (Evrenin Dokusu kitabından)  ama benim kahramanım Cahit Arf olamaz ki veya Einstein ya da Melih Cevdet Anday, Acun Ilıcalı dururken.

Brıan Greene’nin Evrenin Dokusu (Uzay, zaman, gerçekliğin dokusu, Tübitak: 2010) adlı kitabında, işte, kitabın başında Kuantum, klasik, kozmolojik adlandırmalarının ne olduğuna yer verir yazar, okunması gereken Tübitak’tan yayınlanan bir kitap daha. Sonra Tüfek, Mikrop, Çelik’i okumalı. Sonra belki Morgan Freeman’a yaptırdıkları gibi, (Evrenin Sırları) yapımcılarımızdan, oyuncularımızdan yardım alalım.

Künye: Brıan Greene, Evrenin Dokusuı,  Tübitak, Kasım 2010, Ankara

Yakin ve Öte

sepya zamanda günaydın...














Bir, iki, hiç?

Kaç şarkı bilmek gerek

gülümseyebilir misin? Umut yoktur

yüzündeki sfenkse sahip çık

duvar yazılarına anlaşılması zor

hitit törelerine, zamanı ikiye bölerken

yazmanlık, kör olan inanç için.



Bir, iki, hiç?

Kaç inanç bilmek gerek

Kuran-ı Kerim hepten olmayan unutkanlık

unutulmaya çalışılan bir dil, hep olur.



Kışa borcu olmalı insanın, yazıya yaza

Bir Natilus kaç yılda oluşur?

Çok fikir vardır ancak ideallerin

Çoğu unutulur, bilmek Kış mıdır?



Gittiğimde oraya, döndüğümde, şarkı yoktu?



Varlık Dergisi, Aralık 2011

Ilk askim Varlik








Uzun bir süredir, yazı ile ilgili, düşünmek hatta okumak, bir zorunluluk gibi gelmeye başlamıştı, bir şeyler okumaya çalışsam... Bir kitabım olmasına karşın Tasso’nun ünlü deyişinde dediği gibi, “zorunluluğun doğurduğu her şey üzücüdür”. Arka arkaya aldığım Yasak Meyve’de ve Varlık Dergisi’nde yayınlanan şiirler bu zorunluluğun, gittikçe inanca dönüştüğü hissine kapılmamı sağladı. Bir şeylere inanmaya çalışsam…

Bir süredir hissiyat ve şiir bağı denen şeyin, bizim, “geleneksel düşünce” tarihimizde olan şekliyle kavrandığında, ötelendiğini, öte uçta yer alan güncel bakış açısıyla, agnostik,-şiir kesinlikle yok demeden-, ancak, şiirle ilintili nenlerin, kepazelik, yanlış düşüncelere kapılmanın alt seviyesi ile ilgili varsayımlar olduğuna değin muğlak varsayımlar geziniyor yazın coğrafyamızda. Şiir ve yazı hakkında ‘düşünmeme’nin pek hoşa giden bir netice olarak karşıma çıkmasından haz etmiyordum. Bu haz etmeme hissiyatı; aslında, usun tünellerinde, gün gibi açık olan bir düşünce şekli olması gerekirken, kadim inancın sorgulanmayan bağlayıcı kısmında gezinmeyen haliyle, bizim ekinimizin yıllarca beraberinde neden taşıdığını hâlâ anlayamadığım, köhne, eprimiş bir dizge ile bağlantılıydı.

Yazıya ilk başladığım yıllarda bu ilk şiirimin yayınlanma tarihine denk gelir, ‘tutarlı’ olmak gerekir, 1994 yılında, Celal Soycan’ın çıkardığı, Yelken Dergisi’nde yayınlanan Kumru şiiridir. O günden bu güne, en dikkate aldığım dergi, gençlik ‘aşkı’ ile bağlantılıdır, aşık olduğum bir tek dergi vardı, Varlık. Varlık Dergisi benim için hep bir okul, hep bir akademi oldu. Uzun süredir bu akademiden, neden hâlâ mezun olamadığım, neden bir şiirimin yayınlanmadığına dair düşüncelerim vardı. Bu bir çeşit karşılıksız aşk mıydı? Oysa, pek çok dergide iyi, kötü yer almıştım, Varlık Dergisi’nde ustaların seçtikleri bölümünde de iki şiirim yayınlanmıştı, bu neden yeterli değildi sorusu aklımın köşesine takılır dururdu, şiirle dergiler arasındaki mesafeme de epey bir ağaçlık, ormanlık alan koymama da neden oldu. Şimdi, Tüyap’a davetliyim, geçen yıl Mehmet Hameş yazmıştı listeye adımı, bu yıl Nazmi Bayrı’ya selam olsun. Ancak, şaka yollu belirtmeliyim, bu Varlık ‘soru’numa çare buldukları için Varlık Dergisi’ne teşekkür ederim, Varlık hep ilk aşkım olarak kalacak, ona şüphe yok.

Müntakil


batık gemiler var bu sabah

unutulmuş bir ırkın dinginliği

viking kadar yakın bir dağ

görünür haritalarda konuşkan

saçma sapan baş dönmesi, sokaklar

bir gerilimi arttırır pencerelerin

hızla kapandığı sancı, kopenhag

atların yelelerinden göğün diline

hızla çok hızla boeing var.
 


moby dick uzak dilim, evim

yanlış anlamalara açık yol

sıfırın sıfırıncı kuvveti nedir

bir gerilim sokak, bir sürü

bir kıta, afrika örneğin.


Yasak Meyve 52. sayıda yayınlanan şiirim.
  

SIFIR



Bahçedeki ağacı unuttum, bir Çarşamba ya da Perşembe
kaç bin yıldır burada olduğumu,  göğsümde
bir ağrı, aklımda, bir Türkmen soy
işte yürüdüm belki ağaçtan öteye, geceye.
Kayboldu, böyle böyle göç
gittiğim yol, bilinen matematik, küçük patika
ve  büyük gezegen, en sevdiğim kız
O da inanmıştı zaten, yanılan tarihe.


Ey düşümdeki oğul, bugün Cuma, varsa tarih bile
selin hikayesini bilemedim, katıldım ateşe
bir Çarşamba ya da Perşembe.

SAYRI VE YAZI


Sayrı ile yazının arasındaki bağ nasıldır, hangi bağlamlarda değerlendirilebilir. Kendime sorduğumda soruyu pek net yanıt alıyorum, aklıma pek de iyi şeyler gelmiyor. Blake, Lautrémont, Poe, Rımbaud, yazını yönlendirmiş, ancak yazının, fiziki yanından çok, tinsel yanında yer alan, neredeyse epey “sayrı” yanında yer alırlar.

Vadideki Zambak yazarının, bitmek bilmeyen hemoroid sıkıntısı, Dostoyevski’nin kumar tutkusu ve mide ağrıları (Dostoyevski değil miydi? Yalnızca örnek o kadar önemli değil.) fiziki sıkıntıdan yakınanlardan ilk aklıma gelenler.

Türk Yazını’nında ise Sevim Burak, Nazım Hikmet, Orhan Veli, Sait Faik ilk aklıma gelenler. Ancak bu kişiler daha çok fiziki rahatsızlıkları ile ön plana çıkanlar. Sait Faik’in bir askerlik sıkıntısından Yaşar Nabi söz eder.

Sevim Burak ve Nazım Hikmet kalp hastası, Orhan Veli beyin hastalığı –onun suçu muydu, belediyenin mi hâlâ belirsiz, hatta komplo teorileri bile üretilir, zamanın ajanları öldürmüştür vb…-. Bir de Oğuz Atay beyin tümorü. Gene de yazılarını hangi boyutta etkiledikleri kesin değil.

Türk Yazını’nda yer alan yazarlarımız, şairlerimiz, belki de söz etmek istemiyorlardı, sayrılarından. Genel yaş sınırlarıyla zaten, sağlıklı bir ortalamaya sahibiz. Bu sayrı olaylarını inceleyince, bizim yazınımızın sicil defteri temiz gibi, ufak kaprislerin dışında pek de sıra dışı değiliz. Avrupa Yazını ile ayrılmamızın nedeni nerede başlar, “çile”yi bizden fazla mı çekmiş Avrupa Yazını, belirsiz, ancak bizden daha çok “delileri” “tuhaflıkları” ile ön plana çıktıkları kesin. En azından bir yığın akımları var. Sahi bir akım ismi niye konur. Bizim yazınımız, çağdaş kentte yaşayan insanların sorununu, Birinci Yeni ile mi başlatır, ondan mı kaynaklanır, bu sayrılar, delilikler.

Gelenekle bağını koparmak istemez bizim yazınımız, buradaki gelenek, eşya ile ilişkisine bağlanır. Çağdaş Avrupa Yazını, kendisine çok büyük bir imge dünyası oluşturmuştur, bu imge dünyası “mistik” bir dünya değildir. “Dini” bağlam içerisinde yer alan bir imge haliyle hiç değildir. Kendine özgü bir dünyadır, “gerçek” bir imgenin oluşumuyla yer alır. Coleridge’nin, Blake’in, Lautrémont’un dünyasının parçalarıdır. Zola ise, bu dünyanın tam tersi bir dünya “kurmuş” imgeye ise çok nadir yer verir. Tamamen “somut” bir dünya. Örnekler çoğaltılır, ancak, bu iki düzlemde yol alır, Avrupa Yazını.

Bizim yazarlarımız ise ne kadar, Avrupa Yazın Dünyası’nı anlamaya çabalasalar da, özgün bir dünyadır. Kabaca ifade etmek gerekirse “deli ile veli” ikisi birden var olur. Avrupalı yazar, nadir örnek olsa da bir eşya ile bir tini barındırır. Çok “anlamlı” olmasa da genel hatlar bundan ibarettir. Türk Yazını’nın bölümlere indirilmesi (Divan, Meşrutiyet, Cumhuriyet… ) Avrupa Yazını ile ilintilidir.